16 Mart 2019 Cumartesi


KAR GÜNEŞİ

 

Gece yarısı aniden bastıran kar, aralıksız yağmaya devam ediyordu. Duracağa da benzemiyordu. Kar kalınlığı şimdiden yarım metreyi geçmişti. Bir zamanlar bu bölgenin en büyük köylerinden biri olan Yavuzköy bembeyaz kar örtüsünün altında kaybolmuştu adeta. Burayı görenler bilir, bu bölgenin güzelliği dillere destandır. İrili ufaklı onlarca dağ tepe ve onları çevreleyen yüksek sıradağlar; dağların eteklerine kurulu köyler ve en güzeli de bu köyleri koynuna almış ormanlar…

Yavuzköy eğimli bir arazi üzerindeydi. Köyün sırtlarından başlayan eğim Değirmenler’de son buluyor, oradan tekrar tatlı bir yükseltiyle Düzenli’ye doğru kıvrılıyordu. Düzenli Köyünden öteye hiçbir şey görünmüyordu. Yılın on ayında beyazlarla kaplı sıradağlar kara teslim olmuştu şimdi. Hani derler ya ‘Göz gözü görmüyor!’ tıpkı öyleydi. Doğadaki tek hareket, tek kıpırtı havada oradan oraya savrulan iri kar taneleriydi.

Ardahan’dan gelip Şavşat’a inen Artvin-Kars illerinin bağlantısını sağlayan yolun kenarında, armut ağacının altındaki durakta, iki yaşlı yolcu Ardahan’dan gelecek servisi bekliyordu. Tahtadan yapılmış durağın tek sağlam yeri oturağıydı. Yanları ve üstü açıktı.  Alışkanlıkla gelip bu eski durağa sığınmışlardı. On dakikadır araç bekliyorlardı, ne bir gelen ne de bir giden vardı. Köyün ilçe merkeziyle ulaşımını sağlayan minibüsler kar nedeniyle bugün çalışmıyordu. Mecburen Ardahan’dan gelecek sabah servisine kalmışlardı. Topçigil Mahallesindeki evlerinden buraya inmeleri de hiç kolay olmamıştı. Her zaman kullandıkları patika yolu izlemişlerdi sözde. Önde Topuz Dede, arkada Bulunmaz Nene, düşe kalka, bata çıka bayır aşağı yuvarlanırcasına inmişlerdi yola. İkisinin de sesi çıkmıyordu. Moralleri bozulmuştu. Oysa Bulunmaz Nene sabah ezanıyla kalkmış, önce namazını kılmış sonra da çayı demlemişti. Hiç aceleleri yoktu, nasılsa minibüs gelip evlerinin önünden alacaktı onları.

Minibüslerin değil Merkez’e inmeleri, evlerin önünden çıkmaları bile mümkün değildi. Minibüsçü arayıp haber verince yürüyerek şoseye kadar inmeye karar vermişlerdi. Topuz Dede’ye kalsa evden dışarı adımını atmazdı. Ama Bulunmaz Nene, “Daha önce bizi kapımızdan minibüs mü alıyordu herif? Ne çabuk bey oldun?” diyerek kestirip atmıştı. Kimse onu yolundan çeviremezdi. Trabzon’a hastaneye gideceklerdi. İkisinin de gözlerinden şikayeti vardı. Son zamanlarda Bulunmaz Nene’nin ağrıları artınca Trabzon’da bir hastanede hizmetli olarak çalışan yeğenleri onlara doktordan randevu ayarlamıştı. Bulunmaz Nene yeğeniyle pazarlık etmişti; “Üç gün kalabiliriz, üçüncü günden sonra beni orada tutamazsınız,” demişti telefonda. Yeğeni de “Üç gün bile sürmez!” diyerek Bulunmaz Nene’yi rahatlatmıştı. Ahırda iki ineği ve danaları vardı. Komşuları bakacaktı onlara. Bu karda kıyamette komşularına fazla yük olmak istemiyordu.

Topuz Dede yan gözle eşine baktı. Yaşlı kadın soluk soluğaydı. Paltosu belden aşağı kara bulanmıştı. Belki şimdi vazgeçer umuduyla bir kez daha denedi şansını:

“Kız! Hiç iyi etmedik yola çıkmakla. On dakikadır ne gelen var, ne giden; yollar kapalı herhalde!”

“Bu işin artık geriye dönüşü yoktur herif, boşuna konuşma!”

“Kız Bulo, bir gün de beni dinlesen, inadından vazgeçsen…” Topuz Dede mırıldanırcasına söylendiğinden Bulunmaz Nene duymadı onu.

Topuz Dede yolda bir ileri bir geri yürüyordu. Arada bir duruyor karları tekmeliyor, bastonuyla önünü açıyordu. Canı çok sıkkındı. Bulunmaz Nene küçük sırt çantasını önüne almış, duraktaki oturağa ilişmişti. Başına sardığı şalı beyaza bürünmüştü. Arada bir başını kaldırıp altmış yıllık kocasına bakmasa canlı olduğu bile anlaşılmazdı.

Topuz Dede yıllarca emniyette bekçi olarak çalışmıştı. Seksenli yılların ortalarında emekliye ayrılmıştı. Memuriyetinin son yılları sıkıntılı geçmişti. O yıllarda ülke sağcılar solcular diye ikiye bölünmüştü. Oğulları solcuydu. Bu nedenle o da 12 Eylül cuntasından payına düşeni almıştı! Oysa darbe haberini aldığında çok sevinmişti. Çocuklarının başına bir iş gelmeden kardeş kavgasına son verilecekti. Geceleri yastığa başını huzur içinde koyacağını umut ediyordu. “Çok şükür birinin bile burnu kanamadan anarşiden kurtulduk,” diyordu. Ama hiçbir şey düşündüğü gibi olmamıştı. Yedi oğlundan üçü gözaltına alınmıştı. Buna da sevinmişti. Dışarıdayken hayati tehlikeleri vardı. En azından içerideyken çocuklarının yaşadıklarını bilecekti… Yanıldığını, asıl felaketin sonradan geleceğini çok geçmeden öğrenecekti. Artvin bölgesinden gözaltına alınanlar Erzurum’a götürülüyordu. Bunların içinde oğlu Özer de vardı. Oğlunun çektiği işkenceleri, eziyetleri öğrendiğinde uzun süre kendini toparlayamamıştı. O da emniyet teşkilatının bir mensubuydu. Çocuklarına onca eziyeti nasıl reva görürlerdi? Cevaplayamadığı o kadar çok soru vardı ki! Soruşturma geçirmiş, sorguya alınmıştı. Köydeki evinin örgüt parasıyla yapıldığı ihbar edilmişti. Evi nasıl yaptırdığını ondan daha iyi kim bilebilirdi? Dişinden tırnağından, çocuklarının rızıklarından artırdıkları vardı o evde… Hızlı adımlarla karısının yanına geldi.

“Yıllar önce de böyle bir gün yaşamıştık Bulo, hatırlıyor musun? O zamanda inadın tutmuş, kar kış demeden Erzurum’a gitmiştik…”

“He! Hatırlıyorum. O yolları kaç kış, tek başıma, nasıl gidip geldiğimi en iyi ben bilirim!” Bulunmaz Nene’nin sesi sitemkardı.

“Çalışıyordum, sıkıyönetim vardı, zırt pırt izin alamazdım ya!”

Bulunmaz Nene yanıt vermedi, git işine dercesine elini salladı. Durup dururken neden o yılları hatırlatmıştı sanki! Neredeyse her hafta Erzurum’a gidip gelmişti. Artvin Erzurum arası az yol değildi. O zamanlarda şimdiki kadar araç da yoktu. Bir güne bir gün “Of!” dememişti ama. Göğsünü gere gere, hiç kimseden çekinmeden, korkmadan oğlunun arkasında durmuştu. Oğlunu sahipsiz bırakacak değildi ya… Çocuğunun duruşmalarını da kaçırmamıştı. Diğer tutukluların yakınlarıyla, avukatlarla, görevlilerle her fırsatta konuşup davanın gidişiyle ilgili bilgiler almıştı. Merak ettiği sadece hukuksal gelişmeler değildi, gençlerin amaçlarını, ne istediklerini de öğrenmişti. Siyasete merakı o günlerden kalmaydı. Seksen yaşını devirmiş olmasına karşın bir gün bile haberleri sektirmezdi, gündemi takip ederdi. Siyasetten laf açıldığında yaşlılıktan bükülmüş belini doğrultur, anında canlanırdı. Karşısındakiyle kırk yıllık siyasetçi gibi tartışırdı. Hak veriyordu çocuklarına. Hak vermemek mümkün müydü? Her şey ortadaydı. Al Yavuzköy’ü; bir zamanlar dört yüz haneli bir köydü burası. Dağları bayırları eker biçerlerdi. Harman zamanı ambarlar buğdayla dolar, mereklerde mısır koçanlarını koyacak yer kalmazdı. Sadece bunlar değildi tabii. Toprakları bereketliydi. Şimdi o verimli toprakları yabani otlar, dikenler basmıştı. Köydeki hane sayısı kırk küsurlara düşmüştü...

“Yazık!” dedi seslice. Kocası, eşinin ona bir şey dediğini sandı.

“Ne diyorsun?”

“Hiç!”

“Hiç iyi etmedik Bulo. Ya yollar kapanırsa, ya günlerce Trabzon’da kalırsak? Bu karda nasıl bakarlar hayvanlara? Zavallılar aç kalacak, üzülmez misin? Tavuklar acından kırılırlar…”

Bulunmaz Nene soruları yanıtlamadan öylece önüne bakıyordu. “Durup dururken neden insanın içine kurt düşürürsün herif?” Konuşsa, kaygısını dillendirse kocası daha da üzerine gelecekti; biliyordu. Karısının sessiz kaldığını gören Topuz Dede umutlanmıştı.

“Yok, araba maraba gelmeyecek kız!”

“Gelir, gelir…”  Bulunmaz Nene’nin geri adım atmaya hiç niyeti yoktu. Canı da sıkılmıyor değildi hani. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Kar tipiyle karışık yağıyordu artık. “Mübareğin duracağı yok,” dedi içinden. Güneş azıcık görünseydi keşke. Çocukluğunun kışlarında karın kalınlığı bazen iki üç metreyi bulurdu. Günlerce evde kapalı kalırlardı. Kar yağışı durduktan sonra çıkan güneş köye yeniden canlılık getirirdi. Kendini sokağa atar, komşu çocuklarıyla birlikte kızak kaymaya sırtlara koşarlardı. “Kar güneşi güzel olurdu… En çok da karın pul pul ışıldamasını severdi…” Çocukluğunun anılarına yolculuğu kısa sürdü; yukarıdan gelen ışık huzmesini görmesiyle ayağa kalktı. “Aha da geliyor!” dedi sevinçle.

Gelen, arazi araçları dedikleri cinsten kocaman bir pikaptı. Çift kabinliydi. Çok kalın ve iri tekerlekleri vardı. Gelip tam önlerinde durdu. Arabadan kırklı yaşlarında bir adam indi.

“Selamun aleyküm amca!”

“Aleyküm selam!”

Arabayı çalışır durumda bırakan şoför de inip yanlarına geldi.

“Amca buralarda bir tesis yok mu? İhtiyaç giderecek!”

“Yok!” Selamsız sabahsız yanlarına gelen otuzlu yaşlardaki bu adamın hal ve tavırları Topuz Dede’nin hoşuna gitmedi. “Bu adamdan hiç hazzetmedim,” dedi içinden. “Yıllarca emniyette çalıştım, ben adam sarrafıyım, bir bakışta içini okurum adamın,” derdi. “Pahalı bir arabayı altına çekmekle bir şey olduğunu sanıyor. İnsansan önce selam ver…” Kendi kendine mırıldanıyordu.

“İyi o zaman, gidelim Osman, Şavşat’a az kaldı. Orada buluruz bir yer,” diyerek arkadaşını çekiştirdi selamsız sabahsız adam.

“Amca araba bekliyorsanız boşuna beklemeyin. Yollar kapalı. Sen bize bakma. Bizim araç tank gibi maşallah.” Konuşan Osman’dı. Osman’ı sevmişti Topuz Dede. Bu arada diğer adam ellerini ovuşturarak, arabaya dönüp direksiyonun başına geçti. “Ulan burada deden yaşında bir adam var, bir eyvallah bile mi diyemiyorsun!” Diyemedi ama, düşündüklerini seslendiremedi Topuz Dede.

“Hadi Osman!”

Arabanın onları almadan gideceğini anlayan Bulunmaz Nene kocasının yanına geldi.

“Herif, söyle de bizi de alsınlar.”

“Kalın sağlıcakla amca!”

Aceleyle Osman da arabaya bindi.

Topuz Dede, istemeye istemeye arabanın kapısına kadar gidip camı tıkladı. Cam açıldı, önde oturan iki adam ne var dercesine Topuz Dede’ye bakıyordu.

“Ne var amca?”

“Merkez’e kadar bizi de alsanız diyordum.”

“Yerimiz yok amca!” Şoförün sesi öfkeliydi.

Topuz Dede başıyla arka kabini göstererek;

“Burası var ya,” dedi. Bir yandan da içinden eşine söyleniyordu. “Bu adamlarla beni muhatap ettin ya Bulo!”

O sırada arka kabinin camı aşağı indi. Bir kadın başı uzandı.

“Ne o dede, kucağıma mı oturacaksın yoksa?”

Topuz Dede şaşkınlıkla birkaç adım geri çekildi.

“Voy herif, bu kadın ne diyor? Kızım ne kucağı?” Bulunmaz Nene sinirlenmişti. Topuz Dede reddedilmenin öfkesiyle cama yaklaştı. Bahane uydurmayın boşuna dercesine bir kez daha şansını denedi. Kadın o şekilde konuşmasaydı, üstüne para verselerdi de binmezdi arabaya; ama şimdi vazgeçmeye hiç niyeti yoktu. “Topçigil inadı” tutmuştu bir kere.

“Öyleyse arkaya, kasaya binelim.”

Kadın başını içeri çekip şoförün kulağına bir şeyler fısıldadı.

“Tamam, öyleyse geçin arkaya.”

Topuz Dede sevinçle duraktaki çantasını alıp geldi.

“Hadi Bulo, arkadan atla!”

Bulunmaz Nene tam kamyonetin ardına geçtiği anda araç bir iki metre ileri gitti. Sonra zınk diye durdu. Yaşlı kadın ikinci kez hamle yaptı, tam arabaya tutunmuştu ki araç hızla patinaj yaparak hareket etti. Elleri boşta kalan Bulunmaz Nene kar ve egzos dumanı içinde yüzükoyun yola savruldu. Neye uğradığını anlayamamıştı. Kamyonet biraz ileride birkaç saniye durduktan sonra kahkaha ve klakson sesleriyle yoluna devam etti. Topuz Dede karısını yerden kaldırırken sinirden titriyordu. Bir yandan da bağırıyordu.

“Ulan ben sizin avradınızı… Allah’ınızdan bulun belanızı! Soysuzlar!..”

“Herif, beddua etme, onlar da ana baba evladı, belki evde bekleyen bebeleri vardır.”

“Beddua mı ettim şimdi ben kız? Allah’tan bulun dedim.”

Bulunmaz Nene yerden doğrulup üstünü başını silkeledi. Çantasını koluna taktı.

“Hadi düş yola!” dedi hırsla.

“Ne yolu kız?”

“Beklemeyelim, inelim Değirmenler’e, belki Düzenli tarafından bir araç gelir.”

“Sen delirdin mi? Baksana havaya, kar bir saniye bile durmadı. Üstelik tipi de başladı.”

“Sen kal, ben gidiyorum!”

Hızlı adımlarla yoldan karşıya geçti.

“Dur kız, dur! Ben önden gideyim bari. Yolu açayım…”

Ardahan’dan gelen yol, büyük bir yay çizerek birkaç dönemeçle aşağı Değirmenler’e iniyordu. Oradan sonra yol hafif eğimli olmasına karşın Şavşat’a kadar düzgündü. Onlar yolu izlemek yerine, kestirmeden iniyorlardı. En az yarım saat kazanacaklardı. Yine de aşağı inmeleri yirmi dakikayı bulmuştu. Yolda durup durup söyleniyordu Topuz Dede.

“Buranın insanları değillerdi, bura insanlarından böyle soysuzlar çıkmaz. Gözünü seveyim memleketimin!”

“Yabancıydılar. Genç oğlanla kızın hallerinden belliydi…”

Değirmenler’e indiklerinde adım atacak halleri kalmamıştı.

“Kız Bulo, az soluklanalım.”

“Beş dakika durup devam ederiz Merkez’e. Şuracıkta yarım saatlik yolumuz kaldı. Yürürüz, yolda araba rastlarsa bineriz.”

“Kız, seksen beş yaşındayım, sen beni ne sanıyorsun? Öyle dediğin gibi kolay değil.”

“Ben de seksen yaşındayım, ne olacak?”

“Tamam, tamam…”

Topuz Dede yolun kenarındaki yamaca sırtını vererek karlara uzandı. Ağzından burnundan buhar fışkırıyordu. İçinden söylenip duruyordu. En çok da az önceki kamyonetin yolcularına. Genç olsaydı gösterirdi onlara günlerini… Birden gözü otuz kırk metre ileride bir çukurdan yükselen dumana takıldı. Hemen ayağa kalktı.

“Kız Bulo, orada bir şey var; bir araba, ters yatmış…”

Karları yara yara ters yatmış arabanın yanına kadar geldi. Az önceki kamyonetti. Dönüp karısına bağırdı.

“Bulunmaz yetiş, yardım et…”

*

İki yaşlı insanın olağanüstü gayretiyle üç yaralı da arabadan çıkarılmıştı. Kadının durumu ağıra benziyordu, baygındı. Erkeklerde kırıklar vardı. Bazen hırıltıyla bazen iniltiyle yardım diliyorlardı. Topuz Dede yorgunluktan kıpırdayamaz durumdaydı. Üç koca bedeni taşımak hiç kolay olmamıştı. Bulunmaz Nene arabanın içinde bulduğu çul çaputla yaralıları sarıp sarmalamıştı.   En çok kadına üzülüyordu, dayanamamış atkısını çıkarıp kadının başına dolamıştı. Topuz Dede jandarmayı arayıp haber vermişti. Telefonla konuşmalarının üzerinden yarım saat geçmesine karşı hâlâ gelen giden yoktu. Yaralıları bu durumda bırakıp Merkez’e de gidemiyorlardı.

“Bizim yolculuk yattı Bulo, bugün artık gidemeyiz. Ben su içinde kaldım. Üstümü başımı değiştirmeden, yıkanıp paklanmadan yola çıkamam.”

“Elbette gidemeyiz, bunları böyle bırakacak değiliz ya… Üzülüyorduk bizi almadıklarına, demek ki Rabbbimin bir bildiği varmış!”

“Doğru diyorsun, biz de savrulup uçardık.”

“Yok, kurban olduğum Yaradan onlara yardım etmemizi istedi…”

“O da doğru kız!”

“Canları çok yanıyor zavallıların. Yardım tez gelse bari.”

“Köye de dönemeyiz. Hava düzelene kadar Şavşat’ta kalırız. Hem ne zamandan beri ablama uğramamıştım…” Topuz Dede’nin doksan yaşındaki ablası Şavşat merkezde yaşıyordu. Sıcacık bir evde, sobaya karşı bacaklarını uzatıp ablasıyla edeceği sohbetin hayali bile canlanmasına yetmişti.

“Durumları nasıl Bulo?”

“Jandarma gelene kadar sabiler donacak diye korkuyorum herif. Ne yapsak ki?” Bir yandan da paltosunu çıkarıyordu. “Herif sen de çıkar! Bunlar yattıkları yerde soğuktan buz kesecekler.”

*

Topuz Dede ayakta, titreyen bacaklarıyla aşağı yukarı huzursuzca yürürken Bulunmaz Nene yaralıların başucunda oturuyordu. Kar da tipi de durmuştu. Yavuzköy tarafından yükselen güneşin ışınları Düzenli’ye düşmeye başlamıştı. Bulunmaz Nene oturduğu yerden doğrulup “Kar güneşi de göründü. Bu iyiye işaret!” diye seslendi kocasına…

 

 Yirmi dakika sonra gelebildi yardım. Önde bir jandarma cipi, arkada küçük bir minibüs göründüğünde ikisi birden bağırmaya başladı.

“Buradayız! Burada!”

“Kar güneşi iyidir… İyi…”

(Sabahattin Ali’nin Köpek adlı hikayesinden esinlenilerek yazılmıştır. 16 Mart 2019/Kdz.Ereğli)

 

 

 

 

 

 

10 Mart 2019 Pazar


İSMAİL, DANİEL QUINN

 

Daniel Quinn’in çok satan romanı İSMAİL (Bir  Zihin ve Ruh Macerası) adlı romanını okudum. Elimdeki kitap altıncı baskı. Yirmiden fazla dile çevrilmiş ve milyonlarca satılmış. Ben de merakla okudum, ama ne yazık ki hayal kırıklığına uğradım, harcadığım zamana yandım. Bilimsellikten uzak ve temelsiz savlar üzerine kurgulanmış roman. Aslında roman da sayılmaz. Yazar, 291 sayfada anlattıklarını makaleye dönüştürseydi elli altmış sayfada biterdi.

Roman, yazarın orijinal(!) buluşu iki kavram üzerine kurgulanmış: Bırakanlar ve Alanlar. “(Bırakanlar)İnsanlık tarihinin birinci bölümüydü: uzun ve önemsiz bir bölüm. Bu bölüm yaklaşık on bin yıl önce Yakın Doğu’da tarımın doğuşuyla sona erdi Bu olay ikinci bölümün, Alanlar’ın bölümünün başlangıcı oldu. Bırakanlar dünyada halen mevcut, zamanın gerisinde kalmış fosillerden ibaretler…” “Bırakanlar ve Alanlar bambaşka ve birbiriyle çelişen varsayımlara dayalı iki farklı hikayeyi canlandırıyor…”

Kitap boyunca üretim ilişkileriyle ilgili tek cümle yok. Özel mülkiyetin nasıl ortaya çıktığına ise hiç değinilmemiş. Toplumsal sistem analizleri yok, dümdüz on bin yıllık bütüncül bir tarihten söz ediliyor. Kölelerle köle sahipleri, serflerle derebeyler, emekçilerle burjuvalar aynı torbaya doldurularak Alanlar adında bir insan grubu yaratılmış. Sanmayın ki Bırakanlar ezilen sınıfları temsil ediyor. Tarıma geçişten önceki insanların tamamına verilmiş bir ad bu. Bunları yazar bilmiyor mu? Tabii ki biliyor, bilinçli bir şekilde gerçekler gizleniyor. Kitabın gördüğü ilgiden bunda da yazarın başarılı olduğu anlaşılıyor.  

“Dünya bizim için yaratıldıysa, o zaman bize aittir ve onunla canımız ne halt isterse yaparız.” Sanırım böyle cümlelerle, okuyucunun ilgisi ve takdiri kazanılmak isteniyor. Bu satırları okurken “Vay be! Adam ne büyük laf etmiş!” mi demeliyiz?

Ya şu satırlar: “Tarımla birlikte bu kontrol ortadan kalktı ve insan göz kamaştırıcı bir hızla yükseldi. Yerleşik hayat iş bölümünü doğurdu. İş bölümü teknolojiyi doğurdu. Teknolojinin yükselişiyle ticaret ortaya çıktı. Ticaretle birlikte de matematik, okuryazarlık, bilim ve diğerleri ortaya çıktı…” Bilimsellikten uzak, uydurma ve keyfi tespitler. İş bölümünü açmasını ve anlatmasını bekliyor insan ama yok… Teknoloji ne zaman doğdu? Ticaret gerçekten teknolojiyle mi ortaya çıktı? Matematiğin temellerini atan tarihin derinliklerinden bize el sallayan dahiler nasıl görmezlikten gelinir? Neyse…

“Ceylanla aslan, yalnızca Alanlar’ın zihninde birbirine düşmandır. Bir ceylan sürüsüyle karşılaşan bir aslan, onları bir düşmanın yapacağı gibi katletmez. Yalnızca bir tanesini, nefretini değil açlığını yatıştırmak için öldürür ve işini bitirdikten sonra, ceylanlar otlarken onu aralarına almakta hiçbir sakınca görmez.” Kitabı çekici kılan bu tür anlatımların okuyucunun hoşuna gideceğini biliyor yazar. Ama durduk yere benim aklıma çocukluğumun anıları geliyor. Tilkinin kümese girdiğinde tüm tavukları boğazladığını, kurdun tüm sürüyü telef edebileceğini biliyorum. Ee, şimdi ne diyeceğiz? Yazar, insanoğlunun keyfi olarak hayvanları öldürdüğünü, ihtiyacından fazlasını aldığını anlatmaya çalışıyor aslında. Verdiği örneğin onun için bir önemi yok. Çünkü soru sormuyor ve en kötüsü de okuyucunun da sormayacağını düşünüyor…

“Evet. Vahşi doğada, bir aslan bir ceylanı öldürür ve yer. Bir tane daha öldürüp ertesi güne saklamaz. Bir geyik, çevresinde bulduğu otları yer. Onları kesip kış için saklamaz. Bunlar Alanlar’ın yaptığı şeylerdir.” Yazar, nüfus artışını, insanların yiyecek biriktirmek zorunda kalmasının nedenlerinden sayıyor ve birçok olumsuzluğu da nüfus artışına bağlıyor. Bu konuda yazarla hemfikirim, ama benim ondan farklı olarak söyleyecek bir sözüm var: Kapitalizmde adil bölüşüm olsa kaynaklar tüm insanlara yeter… Kitapta, ne kapitalizm ne de emperyalizm vurgusu var…

Bir ara yazara haksızlık mı ediyorum diye düşündüm. Adam siyasete girmeden çevre sorunlarını anlatıyor, o da böyle bir yol tutmuş saygı duymalıyım, dedim. Birden karşıma şu satırlar çıkınca şaşırıp kaldım: “ ‘Sanırım son birkaç yıldır Sovyetler Birliği ile Doğu Avrupa’da meydana gelenlerden söz ediyorsun.’ ‘Doğru. Bundan on yıl veya yirmi yıl önce, Marksizm’in çok geçmeden tepeden yıkılacağını tahmin eden birine umutsuz bir hayalci, tam bir saf gözüyle bakılırdı.’… ‘Ama bu ülkelerdeki insanlar yeni bir yaşama tarzına kavuşma olasılığıyla ilham bulunca, her şey neredeyse bir gecede olup bitti.”

Yukarıdaki alıntıda insanlarla dalga geçiyor yazar. Birincisi tepeden yıkılan Marksizm değil Sovyetler Birliği… İkicisi de Sovyetlerin dağılacağını öngörenler az değildi… Üçüncüsü ‘o insanlar’ gerçekten şimdi mutlular mı? Kurtuldular mı? Aynı kurnazlığı “SAPIENS” kitabının yazarı Harari de yapıyor. “Serbest piyasanın en iyi ekonomik sistem olmasının sebebi de Adam Smith’in öyle buyurması değil, bunun doğanın değiştirilmez yasası olmasıdır.” diyor Harari… Söylemeden geçemeyeceğim; Harari’nin kitabı Quinn’inkinden daha iyi…

“Gün batımını seyrettikten sonra gidip de komşunun çadırını ateşe veremezsin. Doğayla iç içe yaşamak akıl sağlığı için harikadır.” Elbette, kitapta geçen böylesi güzel sözlere bir itirazım yok. Hatta bu satırları, altını çizerek okudum.

Benim itirazım ve de hayretim bu kitapların gördüğü ilgiye… Evrimi işleyen, çevre sorunlarına vurgu yapan kitaplarla bambaşka bir propagandanın yapıldığı, insanların bilinçaltına bilimsellikten uzak düşüncelerin yerleştirilmeye çalışıldığı açık değil mi? Binlerce yıllık insanlık tarihini masal anlatırcasına yazmanın amacı ne olabilir başka?

Evrendeki her şeyde olduğu gibi toplumların da kendine özgü iç dinamikleri vardır. Değişimi ve dönüşümü sağlayan diyalektik işleyiş çöpe atılarak tarih yazılamaz…

8 Mart 2019 / Kdz.Ereğli

 

8 Şubat 2019 Cuma


AYDIN ÖĞRETMEN

 

Çok değil, yarım saat önce kalabalıktan odaya girilemiyordu. Şimdi ise akşamın hüzünlü sessizliği doldurmuştu odayı. Eğer hemşire gelip uygun bir dille ziyaretçileri göndermeseydi hiç kimsenin gitmeye niyeti yoktu. Son ziyaretçilerin ardından, dinlenmesi için üç dört saatliğine Gülsüm Hanımı da eve göndermiştik. Kadıncağız dün geceyi sandalye üzerinde geçirmişti. Birkaç saat dinlenip dönecekti. Benim ve Aydın Öğretmenin ısrarıyla, istemeye istemeye evin yolunu tutmuştu. Kapıdan tam çıkacakken dönüp eşinin ateşini kontrol edişi, bir anne edasıyla kocasının yüzünü, alnını okşayışı çok hoştu. İkisinin de gözleri minnetle, sevgiyle, şefkatle ışıldıyordu. O anın sıcaklığına kendimi kaptırmış, duygusal bir film sahnesi izlercesine seyrediyordum onları.

Oda boşalınca, nedense birden yalnızlık duygusuna kapıldım. Omuzlarıma bir yorgunluk, bir ağırlık çökmüştü. Anlam veremediğim bir sıkıntı yüreğimi daraltıyordu. Herkes gidince konuşmak, bir şeyler bulup söylemek benim görevimmiş gibi hissediyordum.  Ne diyecektim? Teselli edecek, söyleyecek söz bulamıyordum ki! Laf olsun diye konuşmayı zaten sevmezdim, hem Aydın Öğretmen de anlardı niyetimi. Bazen sessizliğin altında ezilir insan, aynen o durumdaydım. Sessizlik uzadıkça içimdeki sıkıntı da artıyordu. “Aydın Abi, sakın yanlış şeyler kurma kafanda, hiç kimse senin hakkında kötü düşünmez, herkes seni tanıyor...” diyemezdim. Konuşurken sesim çatallaşır, sözcükler dişlerimin arasında ezilirdi. Bırak konuşmayı yüzüne bakamıyordum. Bakışlarıma farklı anlamlar yükleyip ona acıdığımı sanabilirdi.

Hastaneye geldiğimde Aydın Öğretmeni yoğun bakım ünitesinden çıkarıp odaya almışlardı. Gülsüm Hanım ve ziyaretçiler vardı yanında. Orada bulunanların aksine Aydın Öğretmen neşeli görünmeye çalışıyordu. Beni görünce sevindi. 1970’li yıllardan beri tanışıyorduk onunla. Saygı ve sevgiye dayalı düzeyli bir ilişkimiz vardı. Meslekte benden oldukça eskiydi. Kırkıncı yılında emekliye ayrıldığını biliyordum. Bir konuşmamızda söz etmişti. Mesleğe başladığı yıl, kendine hedef koymuş, 2005 yılında emekliye ayrılacağım demiş, dediğini yapmıştı. Çok iyi bir öğretmendi, başarılıydı. Sınava girecek öğrencilerini dershaneye yönlendirir, dershane parasını ödemeye gücü yetmeyen öğrencilerini kontenjandan dershane kurslarına kaydettirirdi. Bu şekilde çok sayıda öğrencisinin hayatını değiştirdiğine tanık olmuştum.

Söz, yaşadığı talihsiz olaydan açıldığında gözleri doluyor, hemen konuyu değiştiriyordu. Yaşadıklarını anlatmak, içini dökmek istediğini sezinliyordum. Ağrılarına, sızılarına aldırmadığını, onu asıl üzenin ruhunda açılan onulmaz yaranın olduğunu söylüyordu bakışları. Ne o kendiliğinden konuştu, ne de ben sordum. Konu evlerinden açıldığında anlatmaya başladı:

“Emekli olunca eski evimizi sattık, hanımla emekli ikramiyelerimizi birleştirdik, üzerine de birikimlerimizi koyup Kadıtarlası’ndan şimdiki evimizi satın aldık. Daha önce Kepez’de oturuyorduk. Bilirsin fabrikanın zehirli gazlarını rüzgar vadi boyunca Kepez’e doğru sürükler. Daha fazla zehirlenmek istemedik. Şimdiki evimiz, İhsan Yılmaz İlkokuluyla karşılıklı, evin balkonundan okulun bahçesi görünüyor. Tam karşımızda Karadeniz’in uçsuz bucaksız maviliği, hemen önümüzde sabahtan akşama değin çocukların koşuşturduğu okulun bahçesi…” Susup keyifle yüzüme baktı. “Dünyanın en güzel manzaralı evinde oturuyoruz. Emeklilikte de bundan iyisi can sağlığı.”

“Siz çok daha iyilerine layıksınız Aydın Abi.”

“Yok, bu kadarı da yeter bize. İnsan küçücük şeylerden mutlu olmasını bilmeli. Sabahları pencereden çocukların okula gelişlerini izlerim. Güne çocuk sesleriyle başlamak bana iyi geliyor. Teneffüs zili çalınca kahvemi alır, balkona çıkarım. Kahvemi keyifle höpürdetirken anılara dalıp giderim. Benden mutlusu yoktur o anda… Ama son zamanlarda…”

Derin bir iç çekerek sustu. Canını sıkan her neyse anlatmak istemiyordu. Ben de üstelemedim. Belki canı yanıyordu. Ya da aldığı ağrı kesicinin etkisi geçiyordu. Kaygıyla yerimden doğruldum.

“Abi, ağrın mı var?”

“Yok, yok! İyiyim… Geçenlerde halk otobüsünde on yaşlarında bir çocuğu benim eski öğrencilerden Hakan’a benzettim. İstemsizce Hakan diye seslendim. Neyse ki çocuk dönüp benden tarafa bakmadı. Yanımdaki insanların o an bana bakışlarını görmeliydin. Bu adam kafayı yemiş, kendi kendine konuşuyor diye düşünmüşlerdir, kesin.”

“Arada bir benim de başıma geliyor böyle şeyler. Buna mı üzülüyorsun?”

“Son yıllarda çok sık yaşıyorum ama. Hakan dediğim öğrencim belki şimdi ellisindedir. Alzaymır olmaktan çok korkuyorum, bazen kuşkuya kapılıyorum. Alzaymır hastaları eski anılarını daha iyi hatırlarmış.”

“Yakın zamanlarda yaşadıklarını anımsamıyor musun?”

“Bilmem, düşünmedim. Hatırlıyorum herhalde.”

“Hazır hastanedesin, kontrolden geçersin. Ama ben sanmıyorum.”

“Dün öğlen Çınaraltı’na indim. Bilirsin her öğleden sonra arkadaşlarla orada buluşuruz. Selahattin, Halil, Fehmi… Bir de Süleyman Abi vardı. Zaten şuracıkta kaç kişi kaldık? Tek tek göçüp gidiyor arkadaşlar bu dünyadan… En son Erdal’ı uğurladık. Benim yaşlarımdaydı…” Susup susup devam ediyordu anlatmaya. Araya girmek istemiyordum. Konuştukça yüzündeki endişe dağılıyor, her zamanki sevecen gülümseyişiyle gözleri ışıldıyordu. “Bir, bir buçuk saat ya oturdum ya oturmadım, kalkıp çarşıya geçtim. Hanım, yemeklik kıyma almamı istemişti. Huyum kurusun; üstlendiğim görevi yerine getirmeden rahat edemem, işimi bir an önce bitirmek isterim. Başıma ne geldiyse hep bu tez canlılığımdan gelmiştir. Otur oturduğun yerde değil mi?  Rahat batıyor!.. Önce belediyeye uğradım. Küçük bir işim vardı, kısa sürdü. Oradan dönüşte çok eskilerden bir öğrencim aklıma geldi. Yolum o tarafa düşünce hep onu hatırlarım. Evleri hapishaneye giden yolun üzerindeydi. Derme çatma bir evdi. Öğrencimin adı Ayça idi. Annesiyle babası ayrıydılar. Onlar anneannesiyle yaşıyorlardı. Elimden geldiğince ilgileniyordum kızcağızla…”

Gözlerini karşı duvarda bir noktaya dikmiş öylece dalıp gitmişti. Başını kaldırıp gülümseyerek bana baktı.

“Teneffüslerde yanıma gelir, elimi tutardı. Baba özlemi çektiğini anlardım. Ondan babalık sevgisini esirgeyecek değildim ya… Hem, yeri geldiğinde öğretmeni, anne baba yerine koymuyor muyuz? Şarkısı bile var… Ya şimdi? Dünya nasıl bu kadar kötüleşti? Biz hangi amaçlarla yola çıkmıştık? Aklım almıyor…” Sesi çatallaşınca başını camdan tarafa çevirdi. Gözlerinin nemini benden saklamaya çalışıyordu.

“Ayça çok şanslı bir kızmış.”

“İlkokuldan mezun olduğu yıl Ereğli’den taşındılar. Uzun süre haber alamadım ondan. Üç yıl önce, bir arkadaşından öğrendim, okumuş doktor olmuş…”

“Bunlar hayatımızın güzellikleri Aydın Abi, ne mutlu bizlere; iyi ki öğretmen olmuşuz.”

“Sürekli alış veriş ettiğimiz kasap pazar yerindedir. Oraya kadar gitmişken limon da alayım dedim. Yıllardır sabah aç karnına limonlu su içerim. Mideme iyi geldiğine inanıyorum.”

“Ben de içiyorum.”

“Bazı doktorlar tersini söylese de, bugüne değin bir zararını görmedim. 12 Eylül döneminde yaşadığım stresler mideme vurmuştu. Doktora gitmiştim, gastrit demişti. Verdiği ilaçlar pek işime yaramamıştı. Bir arkadaşın tavsiyesiyle sabahları aç karnıma limonlu su içmeye başlamıştım… Konu limonlu su değildi, bazen böyle, konudan konuya atlıyorum. Yeni huylar ediniyorum, bir şeyi anlatırken lafı alıp başka yerlere götürenlere eskiden kızardım… Yaşlılık işte! Yaş yetmiş üç…”

“Benim de altmış bir.”

“Dünkü çocuksun… Şimdi düşünüyorum da boşuna korkuyormuşum. İnsan kendini önemser ya benimki de o misal. Cumhuriyet Gazetesi okuyan, öğretmenlerin yasal derneğine üye sosyal demokrat bir öğretmendim. Sizlerden bize sıra mı gelirdi?”

“Saydıkların az şeyler değil Aydın Abi, o dönemde neler görmedik ki! Bir kitaptan bile aylarca hapiste yatanlar vardı.”

“En çok da kitaplarımdan korkmuştum. Evi arasalar mutlaka bulurlardı sakıncalı bir kitap. Hanımla günlerce düşünmüştük, ne yapalım bu kitapları diye. Saklayalım desek, hangi birini nereye saklayacaktık? Yakmak da zorumuza gidiyordu. Sonunda, bırak kalsınlar Gülsüm dedim…” Akşamdan beri ilk defa gülüyordu. “Hasan’ı bilirsin değil mi? Bizim okulda çalışırdı, sağ eğilimliydi ama korkup tüm kitaplarını yakmıştı. Sabaha doğru bitirebilmiş kitapları…” Konuşurken bir yandan da gülmeye devam ediyordu. Hasan Öğretmen tıknaz, her haliyle komik bir öğretmen arkadaşımızdı. Ondan söz edildiğinde gülünecek bir şey mutlaka bulunurdu. Neyse, dercesine elini sallayıp yeniden asıl konuya döndü. Birileri bizi kapının ardından dinliyormuşçasına tedirgindi konuşurken. Sesini zor duyabiliyordum. Ağzından çıkan her sözcük yaş olup gözlerindeki nemi çoğaltıyordu adeta.  

“Bilirsin, pazarın sonundaki tezgahlar daha ucuzdur. Oraya doğru yürüyordum… Anılara dalıp gitmişim... Önümde bir kız çocuğunu görünce omzuna dokunarak Ayça diye seslendim. Kız irkilerek dönüp bana baktı.  Çok korkmuştu, tepinerek bağırmaya başladı. Birden panikledim, neye uğradığımı şaşırdım. Elim ayağım zangır zangır titriyordu. Kızım yanlış anladın, dememe kalmadan arkadan kafama bir darbe aldım. Yere düştüm. Tekmeler orama burama geliyordu. Başımı iki elimin arasına almış, büzüşmüştüm. ‘Irz düşmanı, namussuz, yaşına başına bak!..’ Kulaklarım uğulduyordu. Acı hissetmiyordum… Utanç içindeydim… Bayılmışım…”

Ağlıyordu. Hıçkırıklarını bastırmaya çalıştıkça sarsılıyordu. Benim de boğazıma koca bir yumru oturmuştu. Çene kemiklerim zonkluyordu. Fazla dayanamadım… Koca iki adam karşılıklı ağlıyorduk.

“Efsane öğretmen Aydın Öğretmen’in düştüğü duruma bak… Rezillik!”

“Haksızlık etme kendine Aydın Abi, olmuş bir yanlış anlaşılma…”

“Hayır, insanların aklına türlü düşünce gelir… Arkadaşlar tamam, anlarlar, ama uzaktan tanıyanlar… Torunlarım var… Acıyacaklar bana… Son yıllarda gazetelerde rastlıyordum bu tür haberlere… Düşündükçe kahroluyorum… Gülsüm’e, çocuklara hemen haber verme dedim, iyileşip ayağa kalkınca söylemek en iyisi… En iyisi hiç söylememek...”

Onu teselli edecek söz bulamıyordum. Aklıma hiçbir şey gelmiyordu.

“Seni de ağlattım ya!” Gülümsüyordu. Nemli kirpiklerinin altında sevecen bakışları anında beni de sardı. Gözlerimin yaşını silerek derin bir nefes aldım.

“Aydın Abi, insan yaşlandıkça çocukluğuna dönermiş, doğruymuş. Çocukken sulu gözdüm, hemen ağlardım.”

“Ben de!”

Üç saate yakın sürdü sohbetimiz. Söz öğrencilerinden açılınca canlanıyor, gözleri ışıldıyordu. Çok sürmüyordu ama, ara ara dalıp gidiyordu. Böyle anlarda onun için kaygılanıyordum, yaşadığı travmayı kolayca atlatacağa benzemiyordu. Onun yerine kendimi koyunca ona hak veriyordum…

“Kırk yıl düşünsem böyle bir şey yaşayacağım aklımın ucundan geçmezdi. En iyisi evi satıp buralardan gitmek…”

“Ne gitmesi abi! Zaten üç beş kişi kaldık şurada, otur oturduğun yerde! Zaman her şeyin ilacıdır derler. Unutulur gider. Senin nasıl bir insan olduğunu bilmeyen mi var Ereğli’de?”

“Sağ ol, iyi ki geldin. Sayende biraz olsun rahatladım. İlk seninle konuşuyorum… İnsanlara anlatamam ki! Nasıl anlatırım?”

Gözleri yeniden dolunca sustu. Kalkıp yanına gittim. Uzanıp boynuna sarıldım.

“Seni çok seviyorum Aydın Abi. İyileşecek, yine balkonunda çayını yudumlarken öğrencileri seyredeceksin…”

Saat on birde hastaneden ayrıldım. Gülsüm Hanım çocuklarıyla birlikte gelmişti. Oğlu, kızı ve torunları cümbür cemaat odaya doluştuklarında Aydın Öğretmen’le göz göze geldim. Yüzündeki ifadeyi değiştirmişti. Ne bir acı ne de mahcubiyet vardı bakışlarında. Gözlerinin içi gülüyordu. Tabii Gülsüm Hanımı sitemlerinden mahrum etmedi: “Benden habersiz yine işler çevirmişsin! Sana demedim mi çocukları rahatsız etme, haber verme diye…”

*

Yanıldığımı ertesi gün öğrenecektim. Aydın Öğretmen çocuklarının ve torunlarının karşısında bir öğretmen edasıyla rol yapmıştı. Acısını onlara belli etmemişti. Yüreği kan ağlarken gülümsediğini ben de anlayamamıştım. Öğrencilerin derslikleri doldurduğu sabahın ilk saatlerinde bir selayla Aydın Öğretmenin ölüm haberini aldım. Ölüm nedeni ne kaburgalarındaki kırık, ne de başına aldığı darbelerdi; kalp kriziydi. Kalbi daha fazla dayanamamıştı...

Cenazesi ikindi namazından sonra Kestaneci Köyü mezarlığa defnedildi. Öğrencilerinin, sevenlerinin omuzlarında sonsuzluğa uğurlandı. Çocukları, torunları, yakınları; hepimiz şaşkındık. Mezarının başında benden konuşma yapmam istendi. Konuşamadım, sesim izin vermedi. Her ağzımı açtığımda boğazım düğümleniyordu. “O bir öğretmendi, Aydın Öğretmenimizdi…” Devam edemedim, konuşamadım... Sustum, saygıyla başımı önüme eğdim…

Kestaneci Köyüne gidenler bilirler, mezarlıkla köyün ilkokulu, yolun iki yanındadır. Okulun bahçe kapısının tam karşısında, yoldan birkaç metre içeride, zil seslerinin, çocuk cıvıltılarının duyulabileceği mesafedeki mezarlardan birinde yatıyor Aydın Öğretmen…    

                                      07.02.2019 / Kdz. Ereğli

24 Kasım 2018 Cumartesi


EĞİTİM YUVASI MI TİCARETHANE Mİ?

Yazmak Boynumun Borcu(2)

 

Özel okul sahipleri ya da kurucuların eğitime patron gözüyle baktığı yerde elbette çok büyük sorunlar yaşanacaktır. Birinci yazımı bu cümleyle bitirmiştim. İki buçuk yıllık özel okul deneyimi yaşadım. Özellikle belirtmek isterim, bu yazıyı sadece yaşayıp gördüklerimden yola çıkarak kaleme almadım. Burada değindiğim sorunlar ve benzerleri özel okulların büyük bir kısmında yaşanmaktadır.

Mesleğimi 2007’de bıraktığımda öğretmenliğe bir daha dönmeyi düşünmüyordum. İlk gençlik yıllarımın aşkı avukatlık mesleği içimde uhdeydi. Fakülteyi bitirmiştim, ama stajımı yapamamıştım. Öğretmenliği bırakır bırakmaz stajımı başlattım. Stajdan sonra oğlumla iki yıla yakın aynı büroda çalıştık. Öğretmenlikten sonra avukatlık bana zor geldi. Bir türlü alışamadım. Oğluma, büro senin diyerek kenara çekildim. Zamanımı seyahat ederek, dağ tırmanışları yaparak ve roman yazarak geçirmeye başladım.

Ayrılışımın yedinci yılında öğretmenliğe yeniden döndüm. İzmir’de bir arkadaşımızın açtığı okulda eşimle çalışmaya başladık. İki amacımız vardı birincisi İzmir’de yaşamayı tecrübe etmek, ikincisi de arkadaşımıza destek olmaktı. Arkadaşımızın kendine göre projeleri vardı, üstün yeteneklilere yönelik program uygulamak istiyordu. Anlaşamadık, iki buçuk ayın sonunda okuldan ayrıldık. Üstün yetenekliler okuluyuz iddiasıyla yola çıkıp eklektik bir program uygulamak her şeyden önce felsefi anlamda bana ters geldi. Bir sistemin bütünlüğü bozulduğunda verilecek eğitimin yarardan çok zararı olacağı açıktır.

Finlandiya eğitim sistemi tüm eğitimcilere cazip gelir. Romantik bir şekilde bu sistem uygulanmak istenir. Sınıflar sisteme göre çağın teknik araç gereçleriyle donatılır, öğretmenlerden buna uygun çalışma beklenir... Ama sonuç hiçbir zaman istenildiği gibi olmaz, eldeki olanaklar neye yetiyorsa ancak o kadarı hayata geçirilir. Yani sistem yarım yamalaktır. Eklektik tercihlerden sistem yaratılamayacağını söylemeye bile gerek yok. Eğer ille de Finlandiya’daki sistem uygulanacaksa öncelikle temelden başlanması gerekir. Okulun yönetimi Finlandiya’daki gibi öğretmen ve öğrencilere bırakılmalıdır. Finlandiya eğitim sistemini uygulamak isteyenler nedense bu temel özelliği görmezden gelirler!

İkinci kez başka bir okulda çalışmaya başlamamızın da birincisine benzer nedenleri vardı. Okulların açılışına bir gün kala arandık. Birinci sınıflardan bir şubenin öğretmeni hastalanmış, öğretmensiz kalmışlar. Araya kıramayacağımız iki öğretmen büyüğümüz girince ısrarlara fazla direnemedik. Eşim birinci sınıfları aldı, bana da matematik derslerini verdiler. Göreve başlarken yöneticilerden tek bir istekte bulundum, mesleğimi yaparken özgür olmak. Yöneticiler görevde kaldıkları sürece sözlerini tuttular. Onlar, ikinci eğitim sezonunun ortasındayken görevden ayrılmak zorunda bırakılınca, bize de yol görünmüştü. Öğrencilerimize ve velilerimize verilmiş sözümüz vardı, bu nedenle biz seneyi çıkarmak zorundaydık, öyle de yaptık...

Özel okullarda öğretmenlerin çalışma koşulları oldukça ağırdır. Öğretmenler sabahın erken saatlerinde okula gelir, akşam karanlığında evlerine dönerler. Çalışmalarında özgür değildirler, uygulanacak program yukarıdan dikte edilir. Yapılan toplantılarda öğretmen dinleyici konumundadır. Farklı görüşü olan öğretmen bilir ki söz alıp konuşması boşunadır. Örneğin matematik dersinde etütlerin içeriğini ve nasıl verileceğini ders öğretmeni belirleyemez. Okul yöneticisi ne derse o uygulanır. Yöneticinin matematik öğretmeni olup olmaması önemli değildir. Çünkü o, kendini her dersle ilgili karar verebilecek yetkinlikte görmektedir...

Öğretmen sabah evden çıkarken işe gidiyorum demez, okula gittiğini söyler. Yani öğretmenlik işin ötesinde bir anlama sahiptir onun için. Yöneticilerin sık kullandıkları bir söz vardır; “Okulda temel olan öğrencidir, öğrenci varsa biz varız,” derler... Kulağa hoş gelen bu söz alkışlanırken diğer kutsalımız arka plana itilir. Öğretmenin önemi görmezden gelinir. Oysa öğretmen varsa, öğrenci vardır. Çocuk öğretmenle buluştuğunda öğrenci sıfatına bürünür. Devasa beton binaların kapısına okul tabelası asılmakla o binalar okul niteliği kazanmaz, binlerce çocukla doldursanız da değişen bir şey olmaz: önce öğretmen... Bir okulun değerini, başarısını belirleyen öğretmendir...

Özel okullarda öğretmenlerin sınıflarından bir an bile ayrılmaları yöneticilerin gözüne batabilir. Nöbet sistemi ağırdır, haftada iki hatta üç kez nöbet tutan öğretmenler vardır. Öğretmenin şikâyete, yakınmaya hakkı yoktur. Hafiften ses çıkarılacak olunursa Avrupa’daki öğretmenlerin çalışma koşulları dile getirilir. Avrupa’da sınıf öğretmenleri sınıflarından ayrılmazlarmış. Avrupa’yı örnek veren yöneticinize, ama orada öğretmenler en üst düzeyden ücret alıyorlar, diyemezsiniz. Ya da Avrupa’da çalışma saatleri dışında öğretmen işiyle ilgili arandığında ya da ona mesaj atıldığında ek mesai ücreti ödeniyor, diyemezsiniz. Yukarıda da belirttiğim gibi bizim ülkemizde yöneticiler eklektizm bağımlısıdırlar. Yani işlerine geleni bilir ve uygularlar, ama haklarını yemeyelim bu yönleriyle çok başarılıdırlar!

Sınavların gevşemesiyle özel okullarda eğitim öğretim de gevşedi. Çağdaş eğitim adı altında gösteriye-gösterişe dönük etkinlikler yüzünden birçok özel okulda müfredat tamamlanamadan sene bitiyor. Akademik başarı gittikçe düşüyor. Olan önce öğrencilere, sonra da bu okullara yüklü paralar ödeyen velilere oluyor. Çocuklar gelişimlerini sağlıklı tamamlayamadıkları için hayata istenilen şekilde hazırlanamıyorlar. Velilere bu konuda tek bir öneride bulunacağım: Okulu seçerken, karar vermeden önce o okulun öğretmenlerinin mutlu olup olmadıklarını araştırınız. Öğretmen mutsuzsa o okula verdiğiniz para çocuğunuzun alacağı eğitimin karşılığı değildir. Paranız boşa gittiği gibi çocuğunuzun zamanı da heba olacaktır. Para kazanılır ama giden zaman geri gelmez...

Okul içindeki günlük yaşantıyı patron belirler. İsterse size çay verir, istemezse vermez. Çay bir yana susuz bile bırakabilir. Okul onundur, dilediğini yapar. İsterse ağustosun tam ortasında öğretmenlere kravat takmayı zorunlu tutar. Bir kişi çıkıp da yönetmeliklerde kılık kıyafette yaz uygulaması var diyemez. Keyif patronun değil mi? Konuşanı anında kapının önüne koyacağını bilir öğretmen. Bir öğretim yılında elli altmış çalışanın işine son verilen bir okulda öğretmen elbette kılı kırk yararak hareket edecektir. Binlerce işsiz öğretmenin bulunduğu ülkemizde iş bulmuş daha ne istesin! Siz şimdi böyle bir okulda çalışan öğretmenlerden verim bekleyebilir misiniz? Öğretmenliğin kutsal bir meslek olduğunun en iyi örneği bu öğretmenlerdir. Tüm zorluklara karşın öğretmenler mesleklerinin gereğini yapmak için çabalarlar. Öğretmen sınıfına girdiğinde sıkıntılarını kapının dışında bırakır. Ama aynı öğretmen bilir ki koşullar daha iyi olduğunda verimi daha da artacaktır...

Özel okullarda yaşanan ilginçlikler anlatmakla bitmez: Sabah okula gelen sınıf öğretmeni bir bakar ki öğretmen kürsüsü yazı tahtasının önüne doğru kaydırılmış. Nedenini öğrendiğinde şaşırır: Patron, öğretmen kürsüsünün pencere kenarından bir buçuk metre içeride olmasını istemiş... Öğretmen sınıf duvarlarına asmak istediği yazıları-resimleri patronun belirlediği yerlere asmak zorundadır... Bunun gibi gariplikler yaşanırken Finlandiya eğitim sistemini tartışmak çok garip değil mi?!

Öğretmen ücretlerin belirlenmesi ya da sözleşmelerin yapılması ise en vahimidir. Patronun iki dudağı arasındadır öğretmenin emeğinin karşılığı. Patron yüzde iki, yüzde üç zam yapmışsa kabul edeceksin. İstemiyorsan istifa et! İsteğinle ayrıldığın için tazminatın yanacaktır, bu nedenle mecburen çalışacaksın. Devletin öğretmenlere hak gördüğü eğitim (kırtasiye) ödeneğini keyfi olarak vermeyen patronlara da ses çıkaramaz öğretmenler. Başka okullarda bu ödenekleri alan meslektaşlarına gıptayla bakarlar ancak. Öğretmen bu paranın peşine düşecek olursa kapının önüne konacağından emindir... Bu ödenekle ilgili en can yakıcı üzücü olay ise paraların öğretmenin hesabına bankaya yatırılıp sonra öğretmenlerden elden geriye alınmasıdır. Böyle saçma bir uygulama için yöneticilerin öğretmenlere yaptığı açıklama ise tek kelimeyle suça ortaklıktır. Neymiş eğitim giderlerini zaten patron karşılıyormuş. Kırtasiye bol miktarda alınıyormuş. Devletin koyduğu bir kuralı patronlar kendi kafalarına göre düzeltebilme hakkına sahipler sanki! Belki haklıdırlar, devleti yönetenler onlar kadar iyi bilemeyebilirler. Aslında yönetici de patron da yaptıklarının bir hak gaspı olduğunu bilmektedirler. (Öğretmen, devletin ona hak gördüğü bu parayla gidip gömlek alabilir, ayakkabı alabilir ya da başka bir ihtiyacını giderebilir. İlle de ders aracı gereci almak zorunda değildir...) Bu yazdıklarım elbette tüm özel okullar için geçerli değildir. Kurumsallaşmış okulları bir yana koymak gerekir. Ancak sözünü ettiğim okulların sayısının az olmadığı gerçeğini kabul etmeliyiz.

Eğitimin kalitesini belirleyen öncelikle öğretmenlerdir. Öğretmenin donanımlı olması, sonra iyi koşullarda çalışması gerekir. Mustafa Kemal Atatürk, “Öğretmenler yeni nesil sizin eseri olacaktır.” sözüyle yarınlarımıza ışık tutmuştur. Özel okul sahipleri Atatürk’ün izinden gittiklerini öğretmenlere verdikleri değerle göstermeliler her şeyden önce...

Öğretmenin verimliliğini artırmak, özlük haklarını güvenceye almak için çok basit önerilerim var: 1- Özel okullardaki öğretmenlere sendikal haklar verilmelidir. 2- Özel okullar, başta öğretmenlerin özlük hakları olmak üzere çok iyi denetlenmelidir. 3- Ücretlere, öğretmenlik mesleğine yakışır bir standart getirilmelidir. Örneğin, devlet öğretmeninin en düşük maaşından daha aşağı ücretle öğretmen çalıştırılamaz denebilir...

Kırk yıllık öğretmenliğimin yirmi yıla yakın süresinde özel öğretim kurumu işletmeciliği yaptım. Arkadaşlarımla birlikte her yıl 1500 - 2000 arası öğrenciye eğitim verdik. Daima “Önce eğitim...” dedik. Parasal kaygımız hiç olmadı, çünkü iyi eğitim, iyi de para kazandırıyordu. Çalışanlarımızın özlük haklarını sonuna kadar gözettik...

Sözün kısası eğitimciliğin keyfini çıkardık...

Genç meslektaşlarıma sevgiyle…


                     23.02.2017 / Kdz. Ereğli

 

 

 

8 Ekim 2018 Pazartesi


MELİSA

Ortaokula başlıyordu. Heyecanlıydı. Yeni dersler, yeni öğretmenler, yeni arkadaşlar ve yepyeni bir dönem… Annesiyle okula gitmiş, sınıfını öğrenmişti. Sınıf arkadaşlarının çoğunu ilkokuldan tanıyordu. Onun asıl merak ettiği derslerine girecek öğretmenlerdi. Matematik öğretmenlerinin değişmediğini öğrenince çok sevindi. Çünkü onu çok seviyordu. Dördüncü sınıfta, daha ilk derste sevmişti öğretmenini. “Melisa bitkisinin çiçeği çok güzel kokar. En sevdiğim kokulardandır. İsmini hemen ezberledim…” Problemi çözmekle uğraşırken öğretmeni gelip bunları fısıldamıştı kulağına. Tabii çok mutlu olmuştu. Okullar açılıp dersler başladığında diğer öğretmenlerini de sevdi. Hepsi çok iyiydiler. Özellikle fen bilgisi öğretmenini sınıfça yere göğe konduramıyorlardı. Ortaokulda fen bilgisi konuları zordur diyerek gözünü korkutmuşlardı. Boşuna kaygılanmıştı. Öğretmeni sevince dersin kolaylaştığını yaşayarak öğrenmişti. Kısacası her şey yolunda gidiyordu. Ta ki hayatını derinden etkileyecek o olaya kadar…

Okullar açılalı bir ayı geçmişti.  İlk yazılılar başlamak üzereydi. Korktuğu ya da başarısız olduğu ders yoktu. Tek endişesi yelken antrenmanları yüzünden derslerinden geri kalmaktı. Üç yıldır yelken sporu yapıyordu. Denizi ve yelkeni çok seviyordu. Derslerini aksatmamak için arkadaşlarına göre daha fazla çaba göstermesi gerekiyordu. Asıl zorluğu yarışların yapıldığı zamanlar da çekiyordu. Yarışlar en az üç gün sürüyordu. Birkaç gün okula gidemiyordu.

Gelecek hafta yılın ilk yelken yarışları yapılacaktı. Yelken hocaları antrenman sayısını artırmıştı. Çalışmalar ağır gelmeye başlayınca annesi okul yönetimiyle konuşmuş izin almıştı. Bazı yazılılara giremeyecekti. Derslerden de geri kalacaktı. Diğerleri neyse de matematik derslerini kaçırdığına üzülüyordu. Oturup tek başına çalışılacak bir ders değildi matematik. Beşinci sınıfta konular zorlaşmıştı.

Matematik öğretmeni, onu derslerde göremediğinde üzülecekti. Biliyordu; gelmeyen bir öğrenci olduğunda morali bozulurdu öğretmeninin. Tam bir açmaz içindeydi, iki sevdiğinden birini ihmal etmesi gerekiyordu. Ya yelken ya da ders… Okulu bırakamayacağına göre spordan vazgeçecekti. Kaygısını öğretmeniyle paylaştı. “Hayır, yelkene devam edeceksin Melisa. Bırakılır mı spor? Eksik kaldığın yerleri birlikte tamamlarız, sen hiç endişe etme.” Sıkılmasa öğretmeninin boynuna sarılırdı. Çekingendi, huyu böyleydi, bu huyundan bir türlü kurtulamıyordu. “Senin bu özverili çalışmanı takdir ediyorum Melisa, gözümde daha da büyüyorsun…” Öğretmeninden duyduğu bu güzel sözler azmini, çalışma isteğini, kararlılığını daha da artırdı. Mahcubiyetle boynunu büktü, duyulur duyulmaz bir sesle teşekkür etti. O gün eve coşkuyla döndü…

İki saat üst üste matematik dersinin olduğu gün, dayanamamış, yelken hocasından izin alıp okula gitmişti. Yeni bir konu işleniyordu. Konunun başını kaçırdığından bazı yerleri anlamakta zorlanıyordu. Çözmeleri için öğretmenleri tahtaya bir problem yazmıştı. Arkadaşlarının çoğu soruyu hemen çözmüş, arkalarına dayanmış, bitiremeyenleri bekliyorlardı. O, defterinin üzerine abanmış uğraşıp duruyordu. Başını kaldırıp öğretmeninden tarafa bakmaya cesaret edemiyordu. Geciktikçe morali bozuluyordu. Birisi gelip dokunsa ağlayabilirdi, o derece daralmıştı. Başını kaldırdığında öğretmeniyle göz göze geldi. Hemen başını önüne eğdi. Gözleri sulandı, ha ağladı ha ağlayacaktı. Öğretmeni yanına geldi.

“Melisa, zorlanıyorsan bırak, bir kez daha anlatayım,” dedi.

Öğretmeni onun yapamadığını fark etmişti demek ki. Kendini kötü hissetti. Sıkıntıdan içi eziliyordu.  Yalvarır bir sesle;

“Lütfen öğretmenim, biraz daha bekleyin yapacağım,” dedi.

Öğretmeni, Melisa’nın nemlenmiş gözlerini görünce;

“Tamam, bekliyorum,” diyerek başka bir öğrencisinin yanına gitti.

Gözleri defterinde aklı öğretmenindeydi. Yan gözle sınıfa baktı. Öğretmeni bitirenlerin defterlerini kontrol ediyordu. Arkadaşlarının neşeli hallerinden soruyu doğru yanıtladıkları anlaşılıyordu. Problemi bir kez daha okudu. Nerede yanlış yaptığını görünce içinden bir oh çekti. Başaracağını bilmenin özgüveniyle soruyu hızla çözdü. Öğretmeni problemin çözümünü açıklamak üzere tahtanın başına geçtiğinde;

“Bitirdim öğretmenim!” dedi rahatlamış bir sesle. Arkadaşlarına bakarken gözlerinin içi gülüyordu.

Öğretmeni gelip çözümü kontrol etti. Gözleriyle öğretmeninin yüz mimiklerini takip ediyordu.

“Doğru mu öğretmenim?”

“Gidiş yolun doğru ama işlem hatası var…”

Defteri hemen önüne çekti.

“Of ya…” dedi. Ağlamaklıydı.

“Hiç önemli değil Melisa, ben doğru kabul ediyorum.”

Melisa, renkli gözlü, güzel yüzlü bir kızdı. Tek kusuru çabuk moralinin bozulmasıydı. Bir soruyu yapamadığında ya da bir konuyu anlayamadığında hemen suratını asar, boynunu bükerdi. Sessiz ve sakindi. Onunla konuşmak, sesini duymak için iyice yanına sokulmak gerekiyordu. Melisa, öğretmen masasının hemen önündeki sırada oturuyordu. Dersin bitimiyle sırasından kalkıp öğretmeninin yanına geldi. Ders defterini dolduran öğretmeninin işini bitirmesini bekledi. Öğretmeni defterden başını kaldırıp;

“Antrenmanların nasıl gidiyor Melisa?” diye sordu.

Soruyu her zamanki mahcup edasıyla yanıtladı.

“İyi öğretmenim, ama dersleri kaçırıyorum. Matematik yazılısının olduğu gün, öğleden sonra yarışmam var.”

“Çok iyi, sevindim!”

“Ama öğretmenim!”

“Öğleden sonra dersim yok, idareden izin alıp seni izlemeye gelebilirim, sevinmemin nedeni bu. Yarışta destekçiye ihtiyacın yok mu?”

“Teşekkür ederim, ama derslerden geri kalıyorum.”

“Dersleri kaçırman seni üzmesin. Söz veriyorum sana, akşam çıkışlarında eksiklerini tamamlayacağım. Kendini hazır hissettiğinde yapacağım sınavını.”

“Çok teşekkür ederim öğretmenim. Size söz veriyorum, madalya alacağım!”

“Bak Melisa, bu söyleyeceklerimi dikkate almanı istiyorum: Yarışlarda dereceye girmek önemlidir, ama ondan daha önemlisi spor yapmaktır. Kazanırsın ya da kaybedersin, benim gözümde senin değerin hep aynı kalacaktır.”

“Kazanmak istiyorum, sizin için…”

“Teşekkür ederim Melisa. Ben de canı gönülden seni destekliyorum. Yarış gününde yanındayım…”

“Çok iyi hazırlandım, beni zorlayacak sadece bir rakibim var; daha önce o beni geçmişti, şimdi sıra bende...”

“Melisa, matematiğin asıl amacı nedir bilir misin? Problemleri çözmek, konuları öğrenmek değildir. Formülleri ezberlemek ise hiç değildir. Düşünebilmeyi öğrenirsin matematik dersinde. Hayatta bir sorunla karşılaştığında nasıl davranman gerektiğini bilirsin. Sorgulamanın değerini öğrenirsin. Yarışta durumuna göre strateji ve taktik geliştirecek bakış açısına kavuşursun…”

Öğretmeni durup Melisa’nın yüzene baktı, anladın mı dercesine.

“Strateji ve taktiğin anlamını biliyorsun değil mi?”

“Biliyorum öğretmenim…”

“Şimdi gelelim sporun önemine. Beynimizin gelişimi için matematiğin yanı sıra spora da ihtiyaç duyarız. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur atasözünü atalarımız boşuna dememiş.  Anlayacağın ikisi de çok önemlidir…” Öğretmenin gözüne duvardaki saat ilişince telaşla ayağa kalktı. “Lafa dalınca teneffüsü unuttuk Melisa.”

“Önemli değil öğretmenim, nasılsa bir dahaki dersimiz de sizinle.”

“Yine de bir hava alalım. Senin gibi iyi dinleyen ve söyleneni anlayan bir öğrenciyi bulunca çenem açıldı…”

Gülerek, hızlı adımlarla sınıftan çıktı öğretmeni.

*

Melisa’nın yarışı saat on dörtte başlayacaktı. Yarışlar Turgutreis’te, Fener Burnu’nda yapılıyordu. Hava güneşliydi, yazdan kalma bir gün yaşanıyordu. Bu mevsimde güneşin yakıcılığı hissedilmezdi. Tatlı bir esinti vardı, havanın berraklığı doğaya ışıltılı bir canlılık veriyordu. Renkli yarış giysilerinin içinde çocuklar, gençler cıvıl cıvıldı. Yarışmacılar teknelerinin başında son hazırlıklarını yapıyorlardı. Melisa da onların arasındaydı. Teknesini hazırlamış bekliyordu. Arada bir dönüp kıyıya, annesine bakıyordu. Gözleriyle öğretmenini arıyordu. Denize açılmadan yetişebilseydi keşke öğretmeni. Hakem botları bir bir kıyıdan ayrılırken öğretmenini gördü. Başhakemden izin alıp öğretmenine koştu.

“Hoş geldiniz öğretmenim!”

“Ancak gelebildim Melisa. Gel, sana bir sarılayım…”

Kucaklaştığında giysilerinin ıslaklığı aklına geldi Melisa’nın.

“Öğretmenim, ıslattım sizi…”

“Hiç önemli değil, sen şimdi git, gecikme. Başarılar diliyorum.”

“Öğretmenim, sözümü tutacağım, göreceksiniz. Siz geldiniz ya…”

“Melisa’cım sonuç ne olursa olsun, sen benim için zaten birincisin.”

“Ben yine de madalya almak istiyorum...”

“Kendini kazanma hırsına kaptırma, anın tadını çıkar. Unutma, daha önce de söz etmiştim: En değerli madalyalarımız anılarımızdır…”

“Hadi bakalım, oyalanma, teknen seni bekliyor, bunları sonra konuşuruz,” diyerek araya Pınar Hanım girdi.  

“Annemin dürbünüyle beni izleyebilirsiniz öğretmenim. Yelken numaram 7179, lazerlerin içinde olacağım; 4,7…”

Melisa, annesine, öğretmenine el sallayıp teknesinin başına koştu. Coşkusu uzaktan bile anlaşılıyordu. En güzel yarışlarından birini çıkaracağına inanıyordu. Yelkenini hareket ettirip kıyıdan uzaklaşırken kalbi heyecanla atıyordu. Bu yarış öncekilerden çok farklı olacaktı, hissediyordu.  

Tüm tekneler yarış alanında toplanmışlardı. Denizin ortasındaydılar. Turgutreis, karşı kıyıdaki Kos adası gibi çok uzaklarında kalmıştı. Sahildeki insanlar küçücük görünüyordu. Yarım saattir çıkışın verilmesini bekliyorlardı. Hakemler rüzgârı gözetiyorlardı. Havanın en uygun anında start vereceklerdi. Bugün üç yarış yapılacaktı. Yarın ve yarından sonra da devam edecekti yarışlar. Zorlu üç günün sonunda alacağı madalyayı hayal ediyordu. Bir yandan da rakiplerini gözlüyordu. Onun grubu başlangıç çizgisinin ortasında konumlanmıştı. Küçükler onlardan biraz daha uzakta toplanmıştı. En büyükler ise sağda kalıyordu.

Kıyıya baktı, kalabalığın arasından annesiyle öğretmenini seçmeye çalıştı. Onları tanıması mümkün değildi, çok uzaktaydılar. Birden aklına geçen hafta öğretmeniyle yaptığı konuşma geldi. Öğretmenine “Benimle ilk konuştuğunuzda bana ne dediğinizi hatırlıyor musunuz öğretmenim?” diye sormuştu. Öğretmeni biraz düşündükten sonra anımsamadığını söylemişti. “Melisa bitkisini çok sevdiğinizi söylemiştiniz…” Tam o sırada yanlarına en iyi arkadaşlarından Melissa gelmiş “Benden mi söz ediyorsunuz?” diyerek sohbetlerine katılmıştı. “Sen iki ‘s’li Melissa’sın,” demişti öğretmeni. Gülüşmüşlerdi. Onun bir de böyle bir huyu vardı; olmadık zamanlarda olmadık şeyler düşünürdü...

Bekledikçe heyecanı ve stresi artıyordu. Diğer yarışçılar da ondan farklı değillerdi.  Önceki yarışmalarında stresten eli ayağı titrerdi. Kendini hazır hissettiğinden olsa gerek, bu sefer daha bir özgüvenliydi. Yelken hocası “Heyecanınız sizi korkutmasın, yarış başladığında heyecanınızın kalmayacağını göreceksiniz,” derdi sık sık. Ama onda heyecan hiç bitmezdi.

Sonunda yarış başladı. İyi bir çıkış yapmıştı. Öndeki yarışçıların arasında kendine yer bulabilmişti. İçinden, güzel bir başlangıç, dedi. Ne heyecan ne de stres kalmıştı. İlk kez kendini bu kadar rahat hissediyordu. Daha bir güvenle asıldı yelkene… Bodrum’un hiç bitmeyen esintisi sanki yarışçıları bekliyormuşçasına hızını artırmıştı. Rüzgâra karşı uygulanacak teknikleri çok iyi biliyordu. Onun için tramola yapmak çocuk oyuncağıydı. Kavança atıp şamandırayı dönünce rüzgârı arkasına alacak, zikzaklar çizecekti denizde. Kolaydı, çok kolay, bu sefer hedefine ulaşacak, yarışı birinci bitirecekti. Daha şimdiden üç yelkenli diğer rakiplerine fark atmıştı. Aralarında o da vardı. Rüzgâr hepsini zorluyordu. Yelken hocası, “Yönünü ve şiddetini hesaplayamazsanız yarıştaki en büyük rakibiniz rüzgârdır,” demişti. Bir önceki yarışın birincisi Eminesu hemen onun önündeydi. İkisi de birbirini kontrol ediyordu. Eminesu başka bir kulübün sporcusuydu, onunla ayrı okullarda okuyorlardı. Melisa’dan bir sınıf öndeydi, yelkene küçük yaşta başlamıştı. Başarılı bir yarışçıydı. Tecrübeliydi. Onun henüz derecesi yoktu, zaten yelkende yeni sayılırdı. Yelken hocası, Eminesu’yu gözünde büyütmemesini söylemişti. Hocam haklıymış, diye düşündü. Şimdi başabaştılar…

Yelkenli sporu göründüğünden daha zordu. Öncelikle güç ve sabır istiyordu. Bazen denizin ortasında, soğukta ya da güneşin yakıcı sıcağı altında saatlerce kalırlardı. Bugünkü yarışlar en erken üç saatte biterdi. Denizde bekledikleri süreyi de hesaba katınca dört saati bulurdu bu süre. Az değildi! Dayanıklılığın yanı sıra, hızlı karar verme becerisi de gerekiyordu. Karar verirken kimseden yardım alamazlardı. Hakemler bile onları çok uzaktan takip ederlerdi. Küçücük yaşta bu spora başlayanların hızlı düşünebilme yetileri en üst düzeye çıkardı.  

İlk dönüşe elli metre kala Melisa ile Eminesu diğerlerinden kopmuş, yalnız kalmışlardı. Büyük olasılıkla şamandırayı önce Eminesu dolanacaktı. Sorun değildi, nasılsa dönüşte rüzgârı arkasına alacaktı. Bir ara ikisi iyice yaklaştılar birbirlerine. Eminesu’nun yüzündeki ifadeyi görünce şaşırdı. Hiç iyi görünmüyordu. Çok zorlandığı belliydi. Şamandıraya vardıklarında Eminesu’nun teknesi yalpalayıp şamandıraya çarptı. Kurallar gereği Eminesu şamandıranın çevresinde bir tur daha atacaktı. Fazladan bir dönüş yapmak yarışçıların hiç istemedikleri bir durumdu. Bir yarışçı en öndeyken bir anda geri düşebilirdi. Eğer şamandırayı sorunsuz dönerse Eminesu’nun önüne geçecekti. Yelkene var gücüyle asıldı, dönüşü kusursuzdu. Yüreği sevinçle kabardı. Artık birinciliğinden emindi.

Rüzgârın etkisiyle denizden fışkıran su, yağmur gibi suratına vuruyordu. Havada uçuşan damlacıklar güneşin ışınlarıyla adeta dans ediyordu. Denize doğru yatmış, sırtı arada bir dalgalara değiyordu. Aşağıda lacivert deniz, yukarıda açık mavi gökyüzü; iki mavinin arasında Melisa… Sıkı sıkıya tuttuğu dümenle adeta bütünleşmişti. Suda kayıp giden teknenin ritmine kendini kaptırmıştı.

“Melisa, kendimi iyi hissetmiyorum. Kötüyüm!”

Eminesu ona sesleniyordu. Ne demek istediğini önce anlayamadı.

“Nasıl? Ne diyorsun?” diye bağırdı. Yelkenleri yan yanaydı.

“Başım dönüyor…”

Eminesu sözünü tamamlayamadan elinden dümeni bıraktı. Tepe üstü suya düştü. Rakibine hayret ve şaşkınlıkla bakıyordu. Bir ya da iki saniyelik bir bekleyişten sonra yelkeni bırakıp suya atladı. Dalgaları kulaçlarken ağlamaklıydı. O kısacık sürede aklından onlarca düşünce geçti. Annesi, öğretmeni, öğretmenine verdiği söz, babası, ablası Alara… Ablası ne derdi acaba? Arkadaşları... Ya Eminesu’ya bir şey olursa… Annesi, babası çok üzülürdü. Onun da ablası var mıydı? Neden düşmüştü? Bugün matematik yazılısına da girememişti... Eminesu’nun yanına vardığında nefes nefeseydi. Kızcağızın başını bir koluyla kavrayıp sudan çıkardı. Su yutmasını önledi. Arkadaşı baygındı. Arkadaşı… Eminesu’yla bir kere bile oturup konuşmuşlukları yoktu. “O benim arkadaşım!” dedi içinden.

Zaman durmuştu sanki. Beyni uğulduyordu. Durumunu, yapması gerekenleri düşünüyordu. Böyle daha ne kadar bekleyebilirdi? Ya hakemler fark etmemişlerse… Onlar en öndeydiler, mutlaka görmüşlerdir. Hakemler yarışçılara yüz metreden fazla yaklaşamazlardı. Kuraldı. Eminesu’nun nefes aldığını anlayınca sevinçle gözleri doldu. Hiç hareket etmiyordu ama. Oldukça da ağırdı. Ayaklarıyla denizden güç alıp Eminesu’yu diğer koluna geçirdi. Gücünün azaldığını hissedince boğazı düğümlendi. Bağırıp yardım istese, denizin ortasında sesini kime duyurabilirdi? İki botun hızla onlara doğru geldiğini görünce kendini sırt üstü suya bıraktı. Botlar aynı anda yanlarına yanaştı. İki kişi suya atladı. Eminesu’yu tuttukları gibi bota aldılar. Eminesu’yu taşıyan bot beklemeden, hızla oradan uzaklaştı. Sudaki hakemlerden biri bota çıkarken diğeri Melisa’nın yanına geldi.

“Melisa iyi misin? Yarışa devam edebilecek misin?”

Hakemin sorusunu önce yorumlayamadı. Çevresine bakındı, gözü teknesini aradı. Diğer yarışçıların çoğu şamandırayı dönmüş finişe doğru gidiyordu. Teknesi ondan on metre kadar ötedeydi. Ağlamaklı bir sesle hakemi yanıtladı.

“Hayır, kıyıya çıkacağım. Annem orada…”

“Hadi öyleyse, götürelim seni.”

“Teknem var!”

“Arkadaşlar alırlar.”

“Hayır, ben götürürüm.”

“Tamam, öyleyse. Seni teknene çıkaralım.”

Yelkenlileri geride bırakmış, kıyıya çevirmişti teknesinin yönünü. Ağlıyordu. Yorumlayamıyordu yaşananları. Her şey bir anda, göz açıp kapayana kadar, kısacık bir sürede yaşanmıştı. Doğru yaptığına inanıyordu, ama yarışı bıraktığı için de üzülüyordu. “Çok iyi hazırlanmıştım!” sözlerini tekrarlayarak iç çekiyordu. Bir yandan da kendine kızıyordu. Neden tutamıyordu gözyaşlarını? Annesi, öğretmeni, sahildeki insanlar ağladığını anlayacaklardı. Elinin tersiyle gözlerini siliyordu. Kıyıya varmasına az kalmıştı. Eminesu’yu taşıyan bot ondan önce kıyıya ulaşmıştı. Kumsal hareketliydi. Öteye beriye koşturanlar, bağıranlar; tam bir karmaşa yaşanıyordu karada. Eminesu’nun baygın hali gözünün önüne gelince iç çekişleri hıçkırığa dönüştü. Tekneyi durdurdu, rahatlayıncaya kadar ağladı…

Kıyıya çıktığında annesiyle öğretmeni onu karşıladılar. Pınar Hanım gelip kızını kucakladı.

“Benim kahraman kızım, seninle gurur duyuyorum.”

“Yarıştan çekildim anne!”

“Başka yarışlar var kızım.”

“Çok iyi hazırlanmıştım, çok güzel bir çıkış yaptım…”

Başını annesinin göğsüne gömmüş ağlıyordu.

“Melisa, sen doğru olanı yaptın, bir hayat kurtardın…”

“Biliyorum öğretmenim, yaptığımdan pişman değilim, ama… Tam kazanacakken böyle olmasını kabullenemiyorum…”

“Daha çok yarışlara katılacaksın, üzme kendini, sen bir kahramansın.”

“Size söz vermiştim…”

*

Melisa uzun süre bu olayın etkisinden kurtulamadı. Yarıştan söz açıldığında hemen gözleri doluyordu. Artık yelken sporu yapmak istemiyordu. Ne ailesi, ne öğretmenleri onu bu kararından döndüremediler. Eminesu’nun hastalığının da aldığı kararda etkisi vardı. Hastanede yapılan kontrollerden sonra Eminesu’ya lösemi teşhisi konmuştu. En güçlü rakibi bundan böyle yarışlara katılamayacaktı. Onun yokluğunu kabullenemiyor, gururuna yediremiyordu.  

Melisa’nın üzüntüsü bununla kalsa iyiydi. Öğretim yılı sonunda matematik öğretmenleri okuldan ayrılıp Bodrum’dan gidecekti. Karnelerin dağıtıldığı gün, sevinç ve hüzün bir aradaydı. Karne notları çok iyiydi; mutluydu. Ama çok sevdiği öğretmeninden ayrılıyordu; mutsuzdu. Öğretmenine verdiği sözü tutamamanın ezikliğini yaşıyordu. Onun üzgün halini gören öğretmeni kollarını açtı.

“Gel bakayım Melisa, bir kucaklayayım seni.”

Koşarak gidip öğretmenine sarıldı.

“Gitmeyin öğretmenim...”

“Geri dönüşü yok şampiyon, karar verdim bir kere.”

“Size verdiğim sözü tutamadım öğretmenim…”

Sesi çatallaşıp boğazı düğümlenince sustu. Oysa öğretmenine söyleyeceği daha çok şey vardı. Sözleri yarım kaldı…

Melisa, yarım kalan sözlerini yedinci sınıfa başladığı yıl tamamlayabildi. Okulların açılacağı haftaydı. Bilgisayarının başına geçti ve öğretmenine şu iletiyi yazdı:

Canım Öğretmenim,

Sizi çok seviyorum. Size çok güzel bir haber vereceğim. Yok, sözümü tuttuğumu söylemeyeceğim. Onu unuttum bile…

Sizi unutamıyoruz. Arkadaşlarla sık sık sizinle geçirdiğimiz iki yılı konuşuyoruz. Bizler çok şanslıyız, iyi ki bizim öğretmenimiz olmuşsunuz. Derslerinizde aralara sıkıştırdığınız kısacık sözlerinizi zaman geçtikçe daha iyi anlıyoruz.

Size vereceğim habere çok şaşıracak ve sevineceksiniz. Yelken sporunu bıraktığımı biliyorsunuz. Uzun süre denize bile girmedim. Ama bu yaz tatilinde yeniden başladım spora. Denizden uzak kalamazmışım zaten. Aldığım kararın çok özel bir nedeni var: Eminesu.  İki yıl önce ekim ayında hastalığına teşhis konulmuştu. Erken teşhis ve hastalığının türü nedeniyle iyileşme süreci olumlu geçmiş. Temmuzun sonuydu, anne ve babası bize ziyarete geldiler. Eminesu yoktu yanlarında. Benden, onunla birlikte yelkene başlamamı istediler. Önce kabul etmedim. Ama spor yapmanın Eminesu’ya iyi geleceğini söylediler. Aslında yelken bahaneymiş, asıl amaç Eminesu’nun moralini yüksek tutmakmış. Onu bir tek ben ikna edebilirmişim. Tamam dedim, doktor kontrolünde Eminesu’yla birlikte çalışmalara başladık. Fazla yorulmaması gerekiyormuş. Güçlendikçe antrenmanlarımızı da sıklaştırdık. Eylülün başında Turgutreis’te yapılacak yarışmalara katılmaya karar verdik. İki yıl aradan sonra yine aynı parkurda yarışacaktık. Bu, bize ayrı bir heyecan veriyordu. Çok güzel iki ay geçirdik, çok eğlendik. İkimiz de denizi özlemişiz… 

Geçen hafta yarışlar bitti. Yarışmaktan hiç bu kadar zevk almamıştım öğretmenim. Eminesu da benim gibi hissetmiş. Hayatımın en güzel günlerini yaşadım diyebilirim. Sanmayın ki birinci oldum! Madalya da kazanamadım, ama yarışı ikimiz de bitirebildik. Bitişe onunla aynı anda girdik. Bilmem biliyor musunuz, yelken sporunda yarışçılar, yarış birincisinin ardında on beş dakika içinde bitişe varmaları gerekiyor. On beş dakikada bitiremeyenler yarışmamış kabul ediliyorlar. Biz tam zamanında vardık finişe. Hakemlerin, diğer yarışçıların alkışlarını duyunca sevinçten havalara uçtuk… O an sizin sözleriniz geldi aklıma.  Derece umurunda değildi. Sayenizde çok iyi bir arkadaş kazandım…

Derslerimizde çok sık Ata’mızın özlü sözlerini aktarırdınız bize. Ben de öyle yapacağım öğretmenim: ‘Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.’

Öğretmenim, iletimi anneme de okuttum. Sizin yazım kurallarına gösterdiğiniz önemi bildiğimden bir de annemin kontrol etmesini istedim. Onun da size çok selamı var…

Sizi çok seviyorum öğretmenim. Ellerinizden öpüyorum…

(Yeniden spora başlamamız için ailelerimizin işbirliği yaptığını sonradan anladık. Eminesu’ya da, “Melisa’nın yelkene dönmesi için senin desteğine ihtiyacı var,” demişler. Ama biz anlamazlıktan geldik, öyle bilsinler istedik. Bu notu annem okuduktan sonra ekledim öğretmenim…)

                             26.10.2018 / AKBÜK

(Esin kaynağım sevgili öğrencilerim Eminesu ve Melisa’ya…)