15 Haziran 2019 Cumartesi


 

KÜRTAJ

 

          Kırkından sonra anne olmak zormuş, bunu yaşayarak öğrendim. İnanın, ilk hamileliğimde bu kadar zorlanmamıştım. Aslında karar verirken de zorlanmıştık. İkinci çocuğu yapıp yapmamayı eşimle aramızda hep konuşurduk. İkimiz de kalabalık aileden geliyorduk. Çok sevdiğimiz kardeşlerimiz vardı. Neden oğlumuzun da bir kardeşi olmasındı? Son yıllarda bu soruyu çok sık sorar olmuştuk. Baktık zaman geçiyor, oğlumuz on yaşına gelmiş, ha deyip çocuk yapsak tam on bir yaş olacak aralarındaki yaş farkı. Kıyamadık oğlumuza, bir kardeşi olsun istedik, o da isteyince “Tamam” dedik. Yaş ilerleyince hâliyle hamileliğin riskleri de artıyor. Eşim devlette öğretmen, ben sigortalı bir çalışanım, gelirimiz belli; yine de hiçbir masraftan kaçınmadık, hamileliğimin ilk günlerinden itibaren kontrollerimi hiç aksatmadık. Ereğli’deki doktorumuzun yönlendirmesiyle Ankara’ya da gidiyorduk.

          Bebek karnımda on sekiz haftalık olunca hep ötelemeye çalıştığım kontrole gelmişti sıra. Tıp epeyce ilerlemişti, yapılan bir test bebeğin normal gelişip gelişmediğini ortaya çıkarıyordu. “Testi yaptırmak mı zor, yoksa testin sonucunu sabırsızlıkla beklemek mi?” diye sorarsanız, “Beklemek” derim. Değil bir gün, bir saat bile insanı serseme çeviriyor. Binlerce kötü düşünce beynimde fır dönerken “Kendine gel kızım, çocuk değilsin, böyle davranırsan karnındaki bebeğine de zarar verirsin,” diyordum kendime, ama laf anlayan kim! Olumlu düşünmenin gücüne inandığım gibi, hislerime de güvenirim. “Ben böyle kafaya taktığıma göre kesin bir şeyler olacak, içime doğuyor belli ki,” diye endişeleniyordum...

          Anlayacağınız testin sonucunu elimize almadan rahat yoktu bana. Doktorumuzun aracılığı ile Ankara’daki bir uzmanla bağlantı kurduk. İlk muayenede bana gösterdiği ilgi tüm kaygılarımdan kurtulmama yetti: “Her şeyin sağlıklı geliştiği belli, bana güven, binlerce hastam oldu, bazı küçük veriler bile yetiyor teşhis koymamıza, ama biliyorsun ki yüzde yüz emin olmak için bu test şart...” Muayeneden çıktıktan sonra oldukça sakinleşmiştim. Şimdi geriye rahimden sıvı almak kalıyordu. Diyorum ya “Doktorum çok iyi” diye, beni odaya alıp yatırdıklarında yaptığı yatıştırıcı konuşma onun insan psikolojisinden de anladığının kanıtıydı. Amniyosentez için karnıma bir karış uzunluğunda iğne sokulacaktı. İğnenin içime girişini, sıvıyı alışını, hatta bebeğimin hareketlerini hemen yanı başımdaki ekrandan ben de izleyebilecektim. “İğnenin büyüklüğü seni korkutmasın, kalçadan yapılan iğne daha çok acıtır, çocuğa da bir zararı olmaz, sen içini ferah tut. Birlikte başaracağız...”

          İğnenin karnıma yavaş yavaş girişini, rahmime ulaşmasını ve bebeğimin o anda kenara çekilip büzülmesini ben de izledim. Gördüklerimi kelimelerle anlatmak mümkün değil. O kısacık sürede neler düşünmedim ki! Heyecan mı? O an farkında bile değildim heyecanlanıp heyecanlanmadığımın, gördüklerimi algılamakla meşguldüm. Düşünebiliyor musunuz, yavrum, iğneyi fark ediyor ve kenara çekilip kendini korumaya alıyor... Anne olmanın, bebeğini bedeninin en korunaklı yerinde büyütmenin hazzı, mutluluğu, gururu hiçbir şeyle kıyaslanamaz... Bana sorsalar “Dünyadaki en mükemmel, en güzel şey nedir?” diye, ikiletmeden “Anne olmak” derim...

          İğnenin tüpü, rahmimden alınan sıvıyla dolunca doktorum iğneyi yavaş yavaş geri çekti. Bebeğimi görmeliydiniz, iğne dışarı çıktığında o da tekrar çekildiği köşeden çıktı, yeniden şöyle bir özgürce yayıldı yuvasına. Mutluydum, kuş gibi hafiflemiştim; çünkü bebeğim beklediğimiz, vermesi gereken tepkileri veriyordu, her şey yolundaydı, beş ay sonra kucağıma alacağım çocuğum sağlıklıydı. Yine de testin sonucunu merak ediyorduk. Bebeğimin gelişiminde bozukluk var mı yok mu, birkaç saat içinde öğrenecektik. Bu testi yaptırmak için en az üç bin lira para gerekiyordu. Devlet hastanelerinde testi yaptırmak için aylarca sıra bekleniyordu, bizim ne zamanımız ne de bekleyecek sabrımız vardı. En ölümcül vakalarda bile dört-beş ay sonraya gün verildiğini biliyorduk. Düşünebiliyor musunuz, siz, bebeğinizin gelişiminde bir bozukluk var mı yok mu diye öğrenmek istiyorsunuz; ama gerekli süre içinde testi yaptıramıyorsunuz. Diyelim testi yaptırdık, sonuç negatif çıktı ve bebeğin kürtaj yoluyla alınması gerekiyor; ama yasal kürtaj zamanı geçmiş... Şimdi ne olacak? İnanın bu soruları o zaman defalarca sordum? Yanıtını da çok acı verici bir örnekle Ankara’da aldım. Anlatacaklarımı duyunca, “Sakın böyle de tesadüf olmaz” demeyin. İnanın bana anlatacaklarımın eksiği vardır, fazlası yoktur. Hani derler ya “Geç gelen adalet, adalet değildir; geç gelen sağlık hizmeti de sağlık değil!”

          Elimde rahmimden alınan sıvının içinde bulunduğu tüple laboratuvara giderken karmaşık duygular içindeydim. Yüreğimin bir köşesinde o bildik endişeyi hissediyordum. Diyeceksiniz ki, “Hani rahatlamıştın?” İnsanın bir anı bir anını tutmuyor ki, hele anne iseniz, söz konusu olan da karnınızda taşıdığınız yavrunuzsa... Laboratuvarın önüne geldiğimizde hemen kapının yan tarafında otuzlu yaşlarda bir çifti birbirlerine sokulmuş ağlarken gördük. Hıçkırıklarını yutuyorlardı adeta. Belli ki çevrelerini rahatsız etmek istemiyorlardı. Onların bu hâlleri içime dokundu, anında moralim dibe vurdu, yüreğim sıkıştı. Sanki benim başıma bir iş gelmiş gibi endişelendim. Demek ki sonuçları kötü çıkmıştı. Ya benim bebeğimde de ters giden bir şeyler varsa?

          Elimizdeki tüpü içeri vermeyi unutmuş, onları teskin etmeye çalışıyorduk. Tahmin ettiğimiz gibi sonuçları olumsuzmuş, çaresiz kalmışlar, ne yapacaklarını bilmiyorlarmış. Öğlen paydosu olmadan elimizdeki tüpü laboratuvara vermemiz gerekiyordu. Tüpü içeri verip hemen yanlarına geldik. Ereğli’den geldiklerini öğrenince daha bir yakınlaştık. Memleketlerinden birilerini karşılarında görmek onlara da iyi geldi. Bize bakışlarını bir görseydiniz... Böyle anlarda insan nasıl davranacağını bilemiyor. Durup düşünecek zaman yok ki, birden karşılaştığımız bir durum. Neyse ki eşim akıl edebildi de öğlen yemeği için alt kattaki kantine indik birlikte.

          Ne onlar ne de biz bir şey yiyebildik, canımız istemiyordu. Hikâyelerini dinledik. Adam taşeronda çalışıyormuş, evleri köydeymiş. İşe köyden gidip geliyormuş. Kıt kanaat geçinebiliyorlarmış. Geçim sıkıntısı yetmezmiş gibi birde başlarına bu felaket gelmiş. Onları dinledikçe korkmakta ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anladım. Sırayla konuşuyorlardı, biri susunca, daha doğrusu sesi düğümlenince diğeri araya giriyordu. Eşinin kaldığı yerden o anlatmaya devam ediyordu, ta ki onunda dudakları titremeye başlayana kadar.

          Onların da ikinci çocuklarıymış, dokuz yaşında bir oğulları varmış. Hamileliğin ilk gününden itibaren doktor kontrollerini hiç ihmal etmemişler. Altıncı aya kadar her şey yolunda gitmiş. Son kontrollerinde bebeğin enfeksiyon kaptığını öğrenmişler. Gün geçtikçe enfeksiyon azalacağına çoğalmış, tüm vücuda yayılmış. Doktor sebebini anlayamamış, birden ortaya çıkmış bir durummuş; “En iyisi siz Ankara’ya gidin, bir de orda baktırın,” demiş. Ereğli’de yaptırdıkları testleri, çektirdikleri filmleri alıp gelmişler. Buradaki uzman doktor muayene etmiş, filmlere bakmış, artık bir şey yapılamayacağını söylemiş. Kürtaj için de çok geç kalındığından normal süre beklenecek, bebek öyle alınacakmış.

          “Düşünebiliyor musunuz, bebeğim karnımda yavaş yavaş ölüme gidecek ve ben bunu bilerek yaşayacağım...” derken kadının hâlini görmeliydiniz, hıçkırarak ağlıyordu. Benim de gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. O an eşimle göz göze geldik, onun da gözleri sulanmıştı...

          “Öleyim daha iyi, bize yaşamak haram, bebeğim ölüyor ve ben çaresizim. Karnımdaki bebeğimi koruyamadıktan sonra...”

          “Karıma bir şey olursa, ben ne yaparım? Karnındayken ölürse anne zehirlenebilirmiş de. ‘Öyleyse alın’ diyorum, ‘Alamayız, kürtaj yasak!” diyor doktor...”

          “Hayır, ben de istemiyorum alınmasını, onun yaşaması gerekir, o ölürse ben nasıl yaşarım?..”

          Kendimi karşımdaki acılı kadının yerine koyuyorum, biliyorum ki eşim de benim gibi düşünüyor, o da kendini babanın yerine koyuyordu. Bir düşünün, içinizde büyüttüğünüz bebek ölmek üzere... Ama sizin elinizden bir şey gelmiyor... Dile kolay, yavrunuz karnınızda ve ölüme gidiyor... Kelimelerle anlatılabilir mi hissedilenler?

          Ağlaşmamız epeyce sürdü. Öğlen arası bitiyordu. Onlara bir de bizim doktorumuzla görüşmelerini önerdik. “Gerekirse muayene etsin, hem benim doktorum hâlden anlayan biri, eminim size en doğru yolu gösterecektir,” dedim. Ne yapalım dercesine birbirlerine baktılar. Bakışlardaki ifadeyi söylemeye dilim varmıyor... Sonra kısık bir sesle, “Ama bizim paramız yok” dedi adam. Bu kez eşimle biz bakıştık. İkimiz aynı anda, “Bir çaresine bakarız” deyip kalktık.

          Doktorumuzun sekreteriyle konuştuk, aslında muayene mümkün değilmiş, sıra doluymuş, ama bir hasta gelemeyeceğini bildirdiğinden onun yerine bizi kabul edebileceklermiş. Randevuyu alınca sıra asıl probleme yani muayene ücretine gelmişti. Eşimle cebimizdeki paraya baktık, yol parasını ayırdıktan sonra kalan paramız muayene ücretinin yarısını anca karşılıyordu. Doktorumuza durumu anlattık; paralarının olmadığını mümkünse yarısını verebileceğimizi söyledik. Doktorumuz önerimizi kabul etti.

          Sonuç yine olumsuzdu, “Yapılabilecek hiçbir şey yok” dedi doktor. Bekleyeceklerdi. Bu süreçte Ereğli’deki kontrolleri ihmal etmemeleri gerektiğini özellikle tembihledi. Annenin sağlığı için gerekliydi bu, bebekten umut yoktu. Doktorum güzel bir konuşma yaptı; genç olduklarını, isterlerse yine çocuk sahibi olabileceklerini, her şeyden önce dokuz yaşındaki oğullarını düşünmeleri gerektiğini söyledi. “Kendinizi bırakırsanız, size bir şey olursa, diğer yavrunuza kim bakacak, onu da düşünmelisiniz,” gibi sözler iyi geldi onlara. Ama benim aklımda hep, ya bebek annenin içinde ölürse, ya anneyi zehirlerse... Sorular, sorular...

          Ankara’da o gün yaşadıklarımız her aklıma geldiğinde kalbimin atışları değişir. Sesimin titremesinden siz de fark ediyorsunuzdur bunu... Hikâyenin sonunu dinleyenler mutlu son diyebilir, ama bence tartışmalı. Belki zamanın o bildik gücüdür bizi bu düşünceye iten. Oysa anne, dokuz ayı tamamlayana kadar her gün bebeğiyle birlikte öldü, acısı gün gün artarak devam etti, işkence gibi... Neymiş kürtaj yasakmış!

          Bebeğimi sağlıklı bir şekilde dünyaya getirdiğimin ikinci ayıydı, kapımızın zili çaldı. Eşim kapıyı açtı; onlar gelmişti, yanlarında oğulları da vardı. İkisinin de gözlerinin içi gülüyordu. Kucağımda çocukla öylece kalakalmıştım. O anki duygumu anlatamam, bebeğimle onların karşısına çıkmanın mahcubiyetini hissediyordum... Güzel bakışları, beni kendime getirdi, gülümsedim... Elleri doluydu, köyden fındık ve ıhlamur getirmişlerdi. Buyur ettik içeri. Sıkılarak eve girerlerken, adam “Borcumuzu getirdik,” dedi...

 

7 Haziran 2019 Cuma


MATEMATİK HAYATTIR

 

Okulun kapanmasının üzerinden daha bir hafta geçmeden sıkılmaya başlamıştı evde. Oysa “Okullar tatil olsun öğlene kadar uyuyacağım” diyordu. Ama ne mümkün, inadına sabah erkenden uyanıyordu. Annesi ve babasıyla kahvaltı yapıyor, onları işlerine uğurladıktan sonra günlük programını uyguluyordu.

Kitap okumak ve müzik dinlemek öncelikleri arasındaydı. Rap müziği seviyordu. Yerli, yabancı tüm Rapçileri dinliyordu. Sözlerini kendisinin yazdığı besteleri vardı. Birkaçını okul gösterilerinde söylemişti. Arkadaşları ve öğretmenleri çok beğenmişlerdi. Müziği gelip geçici bir heves olarak görmüyordu… Bir de futbol merakı vardı; oynamaktan da izlemekten de büyük zevk aldığı. Aslında basketbolu da seviyordu. Ama boyu bu spora göre biraz kısa kalıyordu. Kaan gibi uzun boylu olsaydı belki basketi de seçebilirdi.

Kaan okuldan arkadaşıydı. O da bu yıl altıncı sınıfa geçmişti. Farklı sınıflardaydılar, çok istemelerine karşın ilkokuldan sonra aynı sınıfa düşememişlerdi. Çok iyi arkadaştılar. Kankaydılar. Arkadaşlıkları beşinci sınıfta kankalığa dönüşmüştü. İkisini birbirine yakınlaştıran matematik dersiydi. Dördüncü sınıfta matematik derslerine girmeye başlayan öğretmenleriyle birlikte matematiğe ilgileri artmıştı. Matematik sevgileri beşinci sınıfta doruğa çıkmıştı. Öğretmenlerine göre ikisinin de matematiğe karşı özel yeteneği vardı.

Matematik öğretmenleri başarılı öğrencilerini ulusal düzeyde yapılacak matematik olimpiyatlarına hazırlarken iki arkadaş ilk defa birlikte ders almaya başlamışlardı. Akşamları dersler bittikten sonra bir sınıfta toplanıyorlardı. Öğretmenleri, onları yarışmada çıkabilecek sorular üzerinde çalıştırıyordu. Daha çok soru cevap şeklinde işlenen derste öğrenciler bazen zorlanıyorlardı. Soruyu yapamadıklarında her öğrenci kendine özgü tepki gösteriyordu. Örneğin Teoman küserek arkasını dönüyordu. Hatta bazen sandalyesini köşeye çekip başını iki duvarın arasına gömüyor, dakikalarca öylece kalıyordu.  Kaan ise hırsını alamayıp ağlıyordu. Onun en belirgin özelliğiydi ağlamak; daha çok haksızlıkla karşılaştığında ağlardı. Bir öğretmeninden ya da yöneticiden aldığı haksız/yersiz bir uyarı onun çileden çıkmasına yetiyordu.

Mehmet Eren’in Kaan’la kanka oluşu da böyle bir ağlamanın ardından gerçekleşmişti. Kaan soruyu yanıtlayamamış hırsından ağlamaya başlamıştı. Öğretmeni onu yatıştırmaya çalışmıştı. “Önemli değil Kaan, her soruyu yapacaksın diye bir kural yok, rahat ol,” demişti. Kaan “Biliyorum öğretmenim, ama kendimi tutamıyorum,” diyerek ağlamaya devam etmişti. İşte bu sırada Mehmet Eren’in “Kaan, benim de yapamadığım sorular oluyor…” diye başlayıp süren yatıştırıcı sözleri üzerine sakinleşmiş, Mehmet Eren’e sevgiyle bakmıştı… Aralarındaki rekabeti güzel yapan bu sevgiydi. Matematik öğretmenleri böyle diyordu. Oyunlarda en kıyasıya yarışa girip arkadaş kalabilmek ancak böyle mümkündü. Bunu en iyi başarabilecekler matematikçilerdi… Matematik öğretmenlerinin hayata dair bu tür konuşmalarını dinlemekten büyük keyif alıyorlardı.

Okul günlerini düşününce canı sıkıldı. Çok sevdiği matematik öğretmeni emekliye ayrılıyordu. Önümüzdeki sene okulda olmayacaktı. Her aklına geldiğinde üzülüyordu. Kabullenemiyordu. Birkaç arkadaşıyla okul yönetimine gidip konuşmuşlardı. “O gider yenisi gelir, öğretmeniniz emekli oluyor, onun kararına saygı duymalıyız çocuklar,” demişti yönetici. Üzülmekten başka bir şey gelmiyordu elinden... İçi daralınca annesine mesaj attı. Kaanlara gitmek istediğini söyledi. Annesinden izin alınca bisikletine binip Kaanlara gitti. Arkadaşının evi bir sokak aşağıdaydı.

Kaan’la buluşunca hem öğretmenlerini hem de okul günlerini andılar. Konuşulacak o kadar çok şey vardı ki… Matematik öğretmenlerine bağlılıklarının tek nedeni dersini öğrencilerine sevdirmesi değildi. İkisinin de içinde bulunduğu bir olaydan sonra öğretmenlerine hayranlıkları daha da artmıştı.

Okulda sınıflar arası voleybol maçları düzenlenmişti. Her takımda bir öğretmen yer alacaktı. Kaan ve Mehmet Eren, arkadaşlarına sosyal bilgiler öğretmenlerinin takıma alınmasını önerdiler. Sosyal bilgiler öğretmenleri de çok seviliyordu, öneri hemen kabul edildi. Maçların başlayacağı hafta beden eğitimi öğretmenine takım listeleri verildiğinde beklemedikleri bir durumla karşılaştılar. Sosyal bilgiler öğretmeninin yerine matematik öğretmeninin adı yazılmıştı. Bunun üzerine ikisi de biz oynamıyoruz deyip takımdan çıktı. Maçlar başladığında matematik öğretmenleri siz neden yoksunuz deyince soruyu geçiştirmişlerdi. Matematik öğretmenlerinin yapılan değişiklikten haberi yoktu. Üzerinden epey bir zaman geçtikten sonra durumu tesadüfen öğrenecekti öğretmenleri.

Mayıs ayının ilk haftasında düzenlenecek futbol karşılaşmaları için takımlar kuruluyordu. Kaan ve Mehmet Eren takımlarını kendileri kuracaktı. Diğer arkadaşlarını ikna ederek takıma sosyal bilgiler öğretmenlerini aldılar. Bu konuyu iki arkadaş aralarında çok konuşmuştu. Sosyal bilgiler öğretmenine yapılan haksızlığı gidermek istiyorlardı. Önlerine güzel bir fırsat çıkmıştı. Tabii matematik öğretmenlerini kırmadan, üzmeden bu olayın altından kalkmaları gerekiyordu. Çok düşündüler. Sonunda öğretmenleriyle konuşmaya karar verdiler.

Gözlerinde büyüttükleri sorunun kolayca çözümlenmesine (üstelik beklemedikleri şekilde) ikisi de çok sevindi.

“Öğretmenim voleybol maçları sırasında Mansur Beye haksızlık ettik, önce ona söylemiştik, ama arkadaşlar sizi aldılar takıma. Bu sefer onun oynamasını istedik.” Mehmet Eren sözünü bitirdiğinde Kaan’la göz göze geldiler. İkisi de panik halindeydi. Matematik Öğretmenlerinin anlayışla karşılayacağından emindiler, ama yine de içlerinde bir tedirginlik vardı. Matematik öğretmenleri beklemedikleri bir davranışta bulundu, ikisini de kucaklayıp öptü.

“Sizi işte bunun için çok seviyorum. Matematikçiler gündelik hayatın içinde de farklılıklarını gösterirler. Adalet duyguları çok yüksektir, sadece kendilerine yapılan haksızlıklara değil başkalarına yapılan haksızlıklara da karşı çıkarlar. Bazıları ‘Matematik dersinde öğrendiklerimizin çoğunu unuttuk, bir işimize de yaramıyor,’ diyor. Bilmiyorlar ki amaç konuları ezberlemek ya da öğrenmek değildir, düşünebilme yeteneği, sorgulayabilme becerisi kazanmaktır asıl amaç. Yüzlerce roman okuruz, aradan zaman geçer çoğunu unuturuz; şimdi roman okumayacak mıyız?”

“Haklısınız öğretmenim,” diyebilmişlerdi mahcup bir sesle.

“Onca meyve sebze yeriz, besleniriz. Bir yararını göremiyoruz der miyiz? Oysa onlardan aldığımız vitaminleri de göremeyiz. Kanımıza, hücrelerimize karışır, sağlıklı yaşamamızı sağlarlar. Kitaplardan okuduklarımız ve matematik derslerinden aldıklarımız da beynimizi besler… Tamam mı? Anlaştık mı?”

“Anlaştık öğretmenim.”  

“Siz mükemmel çocuklarsınız, sizi çok seviyorum…”

O konuşmayı her anımsadıklarında aynı sevinci ve coşkuyu hissediyorlardı, şimdi olduğu gibi. “Büyüdüğünüzde bu olayı gururla anlatacağınızı biliyorum çocuklar. Böyle anlamlı anılar sizin en büyük zenginliğinizdir… Unutmayın matematik hayattır…” Sözlerini böyle bitirmişti öğretmenleri. Bugün de gelecekte heyecanla anlatacakları bir macera yaşayacaklarından ikisi de habersizdi… 

İçeride fazla duramadı iki arkadaş. Dışarı çıktılar, Kaanların evinin önündeki basket potasına sırayla atış yaptılar. Çabuk sıkıldılar ama. En iyisi bilgisayarda oyun oynamaktı. Bilgisayar oyunları deyince akıllarına hemen İlyas geldi. Onun oyun arşivi genişti. Hem üç kişinin kapışması daha heyecanlı oluyordu.

İlyas’ı arayıp geleceklerini söylediler. Yahşi’ye nasıl gidecekleri konusunda ikileme düştüler. İkisi de bisiklete çok iyi biniyordu, ama Yahşi’ye giden yol dar ve çok virajlıydı. Bazı dönemeçlerde yol iyice daralıyordu, aniden karşılarına araba çıkabilirdi, arkadan gelen araçlar da tehlike yaratabilirdi. En iyisi dolmuşla gitmekti. Tam karar vermişlerdi ki Yahşi’ye, İlyasların evine farklı bir yoldan da gidebileceklerini akıl ettiler.

Bodrum’dan gelen yol büyük alışveriş merkezlerinin bulunduğu yerde Turgutreis ve Yalıkavak’a ayrılıyordu. Aynı kavşaktan başka bir yol da sola gidiyordu. Bu yolu kullanacaklardı. Gidişi çözmüşlerdi, geriye dönüşleri kalıyordu. Geriye gelirken aynı yolu kullanmaları çok zordu; dik yokuşu bisikletleriyle çıkmaları mümkün değildi. İyi birer matematikçi olduklarına göre problem çözmek de onların işiydi. Biraz düşününce dönüş sorununu da çözdüler. İlyas’ın babası pikabıyla onları evlerine bırakabilirdi. Yeniden İlyas’ı aradılar, Yusuf Amcalarının arabasıyla onları götürebileceği sözünü alınca yola koyuldular.

Trafikten kurtulmanın keyfiyle pedallara basmaya başladılar. Yol tatlı bir eğimle tepeye doğru kıvrılıyordu. Yol boştu yan yana gidiyorlardı. Haziran güneşi altında bisiklet sürebiliyorlarsa bunu Bodrum’un o ünlü esintisine borçluydular. Yüz metrelik tırmanışın ardından önce dağa paralel gidecekler, sonra da inişe geçeceklerdi.

“Az kaldı kanka! Ha gayret!”

“Yokuş aşağı su gibi kayarız birazdan kanka…”

Tam o sırada bir taksi korna çalarak hızla yanlarından geçti. Taksiden biri kafasını çıkarıp el kol hareketi yaparak bağırdı.

“Ulan velet, yolu babanın malı mı sandın?”

Araba biraz daha yanaşsaydı Kaan’a çarpabilirdi. O panikle Mehmet Eren neredeyse yoldan çıkıp bayır aşağı yuvarlanacaktı. Durup nefes aldılar. Kalpleri hem yorgunluğun etkisiyle hem de korkuyla delicesine atıyordu. Yüzlerinin rengi gitmişti.

“Plakasını ezberime aldım, şikâyet edelim kanka.”

“Şikâyet de ederiz internette de paylaşırız.”

“Serseriydiler...”

Yeniden yola koyulmuşlardı. İlk baştaki gibi hızlı değillerdi. Dile getirmeseler de keyifleri kaçmıştı. Düzlüğe çıktıklarında, az önceki aracın ileride dağın içine doğru kıvrılan dönemeçte durduğunu gördüler. Yüz metre kadar vardı aralarındaki uzaklık. İyice yavaşladılar. Tedirgin olmuşlardı. Biraz daha yaklaştıklarında taksiden biri indi. Başını camdan çıkarıp Kaan’a bağıran adamdı. Onlara bakıyordu. Adam el kol hareketi yapmaya başlayınca durdular.

“Kanka duralım…”

“İstersen dönelim.”

“Dönersek korktuğumuzu sanırlar, dönüp bize yetişirler.”

“Yokuş aşağı zor yetişirler. Zaten hemen mahalleye ulaşırız.”

“Neden kaçacakmışız? Biz mi suçluyuz onlar mı?”

“Doğru diyorsun. Öyle hemen tırsmak yok!”

“Bak aklıma ne geldi…”

Mehmet Eren telefonunu çıkardı, adamın göreceği şekilde kulağına götürdü. Sanki birini arıyormuş gibi yaptı. Kaan arkadaşının niyetini anlayınca o da telefonunu çıkardı. Parmağıyla adama ‘bak telefon ediyoruz dercesine’ telefonu gösterdi. Olup biteni gören adam hızla arabaya döndü, taksinin kapısını açtı. Birini kolundan çekerek dışarı sürükledi. Diğer arka kapıdan bir başkası çıkıp dışarıdakilerin yanına geldi. Yerdeki adamı sürüyerek yolun altına doğru yuvarladılar. Sonra aceleyle arabaya bindiler. Taksi hızla oradan uzaklaştı. Her şey gözlerinin önünde, birden olup bitmişti.

“Birini öldürüp yoldan aşağı attılar.”

“Yok, ölü değildi, canlıydı.”

“Ne yapalım?”

Birkaç saniye sessiz kaldılar. Kararsızlardı. On bir, on iki yaşında çocuktular, ne yapabilirlerdi ki? Sanki filmlerde gördükleri sahnelerden biri gözlerinin önünde oynanmıştı. Hem de gerçeği. Bilgisayardaki savaş oyunlarına ise hiç benzemiyordu.

“Hadi gidip bakalım, nasılsa adamlar gitti…”

Bir dakikada olay yerine geldiler. Yolun hemen altında çalıların arasında biri debeleniyordu. Tıknaz yapılı irice biriydi. Zorlanarak doğrulup dikildi. Ayakta zor duruyordu, her an yamaçtan aşağı yuvarlanabilirdi. Anlamadıkları sesler çıkarıyordu. Ne dediği anlaşılmıyordu. Yolun kenarında durmuş yukarı çıkmaya çalışan bu garip görünümlü genci seyrediyorlardı. Ne yapmaları gerektiği konusunda kararsızdılar.

“Abi, elini uzatır mısın? Yardım eder misiniz?”

“Abi!” Şaşkındılar, iri yarı bir genç onlara abi demişti. O an ikisi de gencin Down Sendromlu olduğunu anladı.

“Yardım edelim,” diyerek Kaan yolun altına indi. Elini uzattı, yüzü çizik içindeki genç çok ağırdı. Kaan’ın onu yukarı çekmeye gücü yetmeyince Mehmet Eren de onların yanına indi.

Yola çıktıklarında genç yere çöküp ağlamaya başladı. Dizleri kan içindeydi. Yüzündeki çizikler kanıyordu.

“Canın çok mu yanıyor?”

“Ailene telefon et, gelip seni alsınlar…”

Kaan daha sözünü bitirmeden genç bağırmaya başladı.

“Telefonumu, saatimi aldılar… Paramı da aldılar…”

“Onlar kimdi?”

“Tanımıyorum. Beni arabalarıyla gezdireceklerdi…” Ağlamaktan konuşamıyordu. İç çekerken bacağını ovalıyordu bir yandan da.

Kaan’la Mehmet Eren yerde oturan gençten uzaklaşıp aralarında değerlendirme yaptılar.

“Dowm Sendromlu, bize zararı dokunmaz, yardıma muhtaç.”

“Evet, doğru söylüyorsun. Ona nasıl yardım edebiliriz. Yoldan geçen de yok.”

“En iyisi biz arayalım ailesini.”

Yeniden gencin yanına geldiler.

“Adın ne senin?”

“Ege…”

“Kaç yaşındasın?”

“On altı…”

Soruları yanıtlarken konuşmasını yarıda kesiyordu. Ya korktuğundan ya da konuşmakta zorlandığından böyleydi.

“Annenin ya da babanın telefonunu biliyor musun?”

Yerden hızla doğrulup şortundaki tozları silkeledi.

“Annemim telefonunu ezbere biliyorum.” Az önce ağlayan o değildi sanki. Büyük bir iş başarmışçasına coşkuluydu. “Annem bana ezberletmişti. Hiç unutmadım.”

Mehmet Eren telefonunu çıkardı.

“Söyle hadi.”

“Olmaz, annem kızar.”

“Neden kızsın?”

“Ondan izin almadan yabancıların arabasına bindim…”

Kaan sözünü kesti kızgınlıkla.

“Sen bilirsin, seni burada bırakıp gideriz, tek başına kalırsın.”

“Lütfen beni de götürün… Lütfen!”

“Sen telefonu söyle, ben annene kızmamasını söylerim.”

“Söyler misin? Söylersen kızmaz değil mi?”

“Biz dersek kızmaz…”

Çocuk telefonu yazdırdı. Mehmet Eren uygun sözcüklerle anneye durumu açıkladı. Kadıncağız defalarca teşekkür etti. Hemen geleceğini söyledi. Yalnız bırakmamalarını özellikle vurguladı. Sonra telefonu oğluna vermesini istedi.

“Annen seninle konuşacak,” diyerek telefonu Ege’ye uzattı Mehmet Eren.

Çocuk telefonda annesiyle önce sakin konuşurken birden bağırmaya başladı. Elindeki telefonu kapatıp Mehmet Eren’e verdi.

“Kızdı işte bana… Söz vermiştiniz…”

Yere çömeldi. Başı iki bacağının arasında hıçkırarak ağlıyordu.

“Geciktik, İlyas bizi merak etmiştir.”

“Böyle bırakıp gidemeyiz…”

Tam o sırada bir araç aşağıdan çıkageldi. Onlara yaklaştığında yavaşlayıp durdu. Araçta iki kadın vardı.

“Ne oldu çocuklar, bir sorun mu var?”

*

İki arkadaş orada daha fazla kalmadan bisikletlerine binip Yahşi’ye doğru hızla indiler. Çocuk, nasılsa emin ellerdeydi. İki kadın, çocuğun annesi gelene kadar orada bekleyecekti. Zor durumdaki birine yardım etmenin gururuyla İlyaslara geldiler. Bilgisayarın başına geçtiklerinde yaşadıkları olayı çoktan unutulmuşlardı bile.

Haziran ayının yakıcı güneşi Yahşi’nin tepelerine doğru kayarken oyunlarını bitirdiler. İlyas’ın annesi ve babası kapıdan içeri girdiklerinde onların da evlerine dönme vakitleri gelmişti. Yokuş yukarı pedal çevirmenin zorluğunu yaşamayacaklardı. Bisikletlerini pikabın arkasına yerleştirirken çok mutluydular.  Yusuf Amcaları, onları evlerinin sokağına kadar götürdü.

Mehmet Eren eve girdiğinde henüz annesi babası gelmemişti. Duşunu alıp onları beklemeye başladı. Aniden aklına öğlen yaşananlar geldi. Annesine babasına söz edip etmeme konusunda kararsız kaldı. Gerçi İlyaslara gitmek için onlardan izin almıştı, ama atlattıkları tehlike özellikle annesini kaygılandıracaktı. En iyisi onlar sormadıkça konuyu açmamaktı. Dediğini de yaptı, ancak düşünmediği, aklından geçirmediği şekilde olay yeniden önüne geldi.

Akşamın alacakaranlığı çöktüğü bir vakit evlerinin kapısı çalındı. Kapıyı Mehmet Eren’in annesi açtı. Rana Hanım karşısında iki polisi ve ileride bekleyen ekip arabasını görünce şaşırdı.

“İsmail Bey evde mi?”

“Evet, evde, neden sordunuz?”

Sesleri duyan Mehmet Eren ve babası da kapıya gelmişti.

Mehmet Eren polisleri gördüğü anda onların neden geldiklerini tahmin etti...

*

Çocuk kaçırma ve gasp basit bir suç değildi. Polis, Ege’nin annesinin şikâyeti üzerine olayı soruşturmaya başlamış. Ege’nin ve diğer iki kadının ifadelerinden bir sonuç alınamayınca asıl görgü tanıkları araştırılmış. Mehmet Eren’i bulmaları zor olmamış. Ege’nin annesine edilen telefon işlerini kolaylaştırmış, adrese bu şekilde ulaşmışlar.

Mehmet Eren ve Kaan’ın yardımıyla suçluların kimlikleri kısa sürede tespit edildi. Arabadan başını çıkarıp onlara bağıran adamı teşhis etmek ve arabanın plakasını söylemek onlar için çocuk oyuncağıydı. Boşuna adları matematikçiye çıkmamıştı. Polisten övgü ve Ege’nin ailesinden duyulan minnet sözleri kahramanlarımızın göğsünü kabarttı. Elbette aileleri de onlarla gurur duydular, ama dikkatten kaçan, yanlış olan şeyler de vardı. Anneleri, İlyaslara bisikletle değil, dolmuşla gitme izni vermişti.  Gerçi böyle bir uyarıda bulunmamışlardı, ama onların bunu bilmeleri gerekiyordu. Bugüne değin trafiğin yoğun olduğu cadde ve yollarda bisiklete binmemeleri konusunda hep uyarılmışlardı…

*

Bu olay bana anlatıldığında şunu söyledim ailelere: “Tamam çok zekiler, matematikçiler, ama henüz çocuklar. Çocukça bir güdüyle hareket etmeleri onların sağlıklı geliştiklerinin bir göstergesidir. Genelde anne babalar çok zeki çocuklarından büyüklerin davranışlarını beklerler. Öğretmenlik yaşantımda çok zeki olup ailelerinin aşırı beklentilerinin baskısı altında ezilen öğrencilerim oldu. Üzülerek söylüyorum, birçoğu ileriki hayatlarında sorunlar yaşadılar, başarısız ve mutsuz bireyler oldular… Eğitimin ilk kuralı çocuğa çocukluğunu yaşatmaktır…”  

27.05.2019 / Kdz. Ereğli

(Sevgili öğrencilerim Kaan, Mehmet Eren, İlyas ve Teoman’a… Sizi çok seviyorum ve sizinle gurur duyuyorum benim matematikçi öğrencilerim…)

  

 

 

 

 

4 Nisan 2019 Perşembe


KEDİCİK

 

Servisten indiği anda ondaki telaşı ve tedirginliği hemen fark etmiştim. Bir eliyle beslenme çantasına sıkı sıkıya sarılırken, diğer eliyle neredeyse boyu kadar olan çantasını çekiştiriyordu. Peşinden sürüdüğü çantanın tekerlekleri arada bir kaldırım taşlarına takıldığında öfkeyle geriye dönüp söyleniyordu. Onu uzaktan gören biri köpeğini gezdirdiğini sanabilirdi. Bana yaklaştığında gözlerini benden kaçırarak daha da hızlandı.

Çocukların servislerden indiği yerden, okulun bahçesine üstü kapalı genişçe bir bölmeden geçiliyordu. Okulun lojmanında kalan öğretmenler, Bodrum’un değişik yerlerinden gelenlere göre daha erkenciydiler. Bunlardan biri de bendim. Sabahları burada dikilip öğretmen arkadaşlara ve öğrencilere günaydın demekten büyük keyif alıyordum. Özellikle çocukların uykulu ve telaşlı hallerine bayılıyordum. Suratı asık ya da başı önünde yürüyen çocuklara takılmadan edemezdim. Çok sık laf attığım öğrencilerden biri de Derin’di. Ama bu sabah benimle ilgilenmeye pek niyeti yoktu. Baktım, selamsız sabahsız yanımdan yürüyüp geçecek, önünü kestim.

“Günaydın prenses! Ne bu acelen?”

“Günaydın öğretmenim!” Mahcup gözlerini benden kaçırarak yürümeye devam etti.

“Bugün de çok şıksın.”

“Teşekkür ederim…”

Anlaşılmıştı, bana pas vermeye niyeti yoktu. Israr etmedim, bıraktım, geçti. Koşarak okul binasına girdi. Derin, dördüncü sınıfa gidiyordu. Sınıfın en miniklerindendi. Hani derler ya, büyümüş de küçülmüş, aynen öyleydi. Alabildiğine nazik ve saygılıydı. Onu diğer çocuklardan ayıran en belirgin özelliklerden biri de başına taktığı taçlarıydı. Taçlarında mutlaka kedi resmi bulunuyordu. Sadece tacında yoktu kedi resimleri; beresinde, kazağında, hatta eldivenlerinde bile görmek mümkündü. Bu nedenle de arkadaşları ona “Kedicik” diyorlardı. Böyle çağrılmaktan hoşnuttu. Ama ben ona prenses demeyi yeğliyordum. Hiç itiraz etmeden prensesi de kabullenmişti. Bakışlarından anlıyordum memnuniyetini.

Emekliliğimin altıncı yılında yeniden öğretmenliğe başlamıştım. Kırk yıla yaklaşan meslek yaşantımda özel okul tecrübem yoktu. Göreve başlayalı üç aya yakın zaman geçmişti. Ben öğrencilerime, onlar bana alışmıştı. Dördüncü ve beşinci sınıfların matematik derslerine giriyordum. Aramızda gelişen sevgi bağı mükemmeldi. Ne yalan söyleyeyim işimin bu denli kolay olacağını ummuyordum. Özel okul çocukları şımarıktır diye bir yargı vardır. Ben bu süre içinde, ne şımarıklıklarını gördüm, ne de diğer çocuklardan farklılıklarını. Adı üstünde çocuk… Yerine göre afacan, yerine göre yaramaz ya da uslu… Ve hepsi saygılıydı…

İlk iki dersim Derinlerleydi. Sınıfa girer girmez gözüm onu aradı. Derin’in masası, o kısacık boyuna karşın en arkadaydı. Hemen yanındaki sırada da Evin oturuyordu. Narin yapılı, düz siyah saçlı, sürekli gülümseyen bir kızdı Evin. Derin’le çok iyi arkadaştılar. Birkaç kez onları ayırmak istedim, her defasında beni ikna edip yerlerinde kaldılar. Sınıf öğretmenleriyle de konuştum. O da başaramadı. İkisinin yerini değiştirmek için başka öğrencilerin de düzenini bozmamamız gerekecekti. Sonunda yerlerinde kaldılar.

Beni tanıyan öğrencilerim bilir, her sorduğum sorunun çözümünü kontrol ederim. Ya çocuklar kürsüye yanıma gelirler ya da ben onların sırasına giderim. Bugün, Derin’in yanına her gidişimde yüzünün kızarmasına, heyecanına bir anlam veremiyordum. Evin’in de ondan geri kalır yanı yoktu. Gizli işler çeviren, yaramazlık yapan çocukların tedirginliği vardı ikisinde de.

“Derin, bir sıkıntın mı var kızım?”

“Hayır öğretmenim.”

“Hasta mısın yoksa?”

“İyiyim…”

Heyecanı sesine de yansıyordu. Evin’e sorsam ondan da bir yanıt alamayacağımı biliyordum. En iyisi Ezel’e sormaktı. Ezel, bu yıl gelmişti okula. Ailesi İstanbul’dan Bodrum’a taşınmıştı. Okulda yeni oluşumuz ikimizin ortak yanıydı. İlk günlerdeki çekingenliğini o da benim gibi tez atlatmıştı. Derste defterini kontrol ederken kısa sohbetlerimiz oluyordu. “Sen de yenisin ben de; birbirimize destek olalım Ezel,” diyerek omzuna elimi koyduğum ilk günü unutamam; gözlerindeki ışıltı görülmeğe değerdi. Minnetle sevgiyle bakmıştı bana. Arkadaşlarına alıştıktan sonra bambaşka bir Ezel olmuştu. Hareketliydi, yerine göre yaramazdı. Hani hep derler ya hiperaktif, aynen öyleydi. “Bu yönün de bana benziyor Ezel, ben de senin gibiydim,” dediğimde keyifle gülümsemişti. Sanırım dayanışmamız meyvesini vermişti; okul başkanlığı seçimlerinde başarılı bir tanıtım çalışmasından sonra seçimi kazanmıştı. Dersin sonuna doğru kulağına fısıltıyla ondan istekte bulundum.

“Başkan,” dedim gülümseyerek. Özellikle her seferinde başkanlığını vurguluyordum. Hoşuna gidiyordu. Sadece gözleri değil çilleri de gülümsüyordu sanki. Kızıl saçları ve çilleri için duyduğu iltifatlardan memnundu.

“Efendim öğretmenim.”

“Derin’in bir sorunu var sanırım, bana söylemiyor. İlgilenirsen sevinirim.”

“Tamam öğretmenim!” Ne istediğimi ikiletmeden anlamıştı.  

O günkü derslerim bitmişti. Öğretmenler odasında otururken aklım hep Derin ve Evin’deydi. Teneffüslerde dışarı çıkıp onlara bakıyordum. Dördüncü sınıfların derslikleri öğretmenler odasının karşısındaydı. Bahçedeki çocukların arasında onları göremeyince sınıflarına gittim. Kapıdan içeri baktım. Beni görünce ikisi de heyecanlandılar. Yanlarına gitmekten son anda vazgeçtim. Durup dururken çocukları rahatsız etmenin bir âlemi yoktu!

Öğlen yemeği, çay, kahve derken çocukları unuttum. Zaten önemli bir şey olduğunda öğretmen arkadaşlar da ilgilenirlerdi. Boş derslerde öğretmenler odasındaki sohbetin tadını tüm öğretmen arkadaşlar bilirler. Sohbetin ve ortamın güzelliği sadece sorunlarımızı unutturmaz, yorgunluğumuzu alır, enerjimizi yeniler… Yalnız kaldığımda ise genellikle kütüphaneye çıkıyordum. Öğleden sonraki ikinci derse girildiğinde odada iki kişi kalmıştık. Diğer arkadaş bilgisayarının başında ertesi günün ödevlerini hazırlıyordu. Sıkıldım, kalkıp dışarı çıktım. Bahçede turlarken Derin’in annesinin telaşla geldiğini gördüm. O an kendime çok kızdım. Mutlaka önemli bir şey vardı ve ben gereğince ilgilenmemiştim.

“Nergiz Hanım hoş geldiniz!” diyerek kadıncağızı karşıladım. Nefes nefeseydi. Endişesi gözlerinden okunabiliyordu.

“Derin, kedisiyle gelmiş okula…” Kesik kesik konuşuyordu. “Dün ona bir yavru kedi aldık. O da bugün, bizden habersiz kediyi okula getirmiş... Müdüre Hanım aradı… Nil Hanımla konuştuk…” Yürürken telaşı sesine yansıyordu.

Birlikte yöneticinin odasına geçtik. Odada Derin’le Nil Hanım karşılıklı oturuyorlardı. Derin sessizce ağlıyordu. Kucağında minik bir kedi vardı. Yavrucağız Derin’in ellerinin arasında mışıl mışıl uyuyordu. İkisi birlikte çok güzel görünüyorlardı. Gidip Derin’e sarılmamak için kendimi zor tuttum. Bundan sonraki yaşananları anlatmama gerek yok. Sadece, sohbetimizin küçücük bir kısmından söz etmek istiyorum. Nil Hanım ve Nergiz Hanıma dönerek “Derin sevincini arkadaşlarıyla paylaşmak istemiş. Hoş görmeliyiz onu,” dediğimde, o âna değin hiç konuşmayan Derin, sözlerime itiraz etti: “Hayır öğretmenim, Evin’den başka kimseye göstermedim. Onu evde yalnız bırakamadım…” Verdiği yanıta ne diyebilirdik? Anlayışla karşıladık… Nergiz Hanım da çok sakin ve sevecen yaklaştı kızına. Anne kız arasındaki sevgiyi ve sevginin odaya yaydığı enerji hissedebiliyordum. Nergiz Hanım’ın Yalıkavak’ta kliniği vardı. Randevulu hastaları varmış, fazla oyalanmadan dönmesi gerekiyormuş. Derin gönülsüzce kediciğini annesine teslim etti. Annesi okuldan ayrıldıktan sonra Derin’i sınıfına ben götürdüm.

Kapıdan içeri girerken hâlâ ağlıyordu.

“Mutlu musun Evin? Sana güvenmiştim… İspiyoncu…” Hızla sırasına gitti, öfkeyle sandalyesine oturdu. Bugüne değin onu hiç böyle görmemiştim.

“Ben kimseye bir şey demedim…” diyebildi Evin. Ayakta dikiliyordu. Benimle göz göze geldiğinde o da ağlamaya başladı. Sınıfta sadece onların iç çekişleri duyuluyordu. Çocukların hepsi başını çevirmiş suspus onları izliyordu. Öğretmen arkadaş “Ne yapacağız?” dercesine bana bakınca durumu düzeltme görevinin bana düştüğünü anladım.

“Bu böyle olmayacak, siz ikiniz benimle gelin,” dedim. İkisinden de yanıt alamadım. Derin, sıranın üzerine yatmış, başını kollarının altına almıştı. Arada bir kafasını kaldırıp Evin’e “Sevin!”, “Mutlu ol!” diye bağırıyordu. Evin ise üzgün gözleriyle “Bana haksızlık ediyor öğretmenim,” derken ağzından ancak “Hayır!” sözcüğü çıkabiliyordu. Savunmasız ve şaşkındı. Çocukların bu tür anlaşmazlıklarını çok gördüm, ama ilk defa kendimi çaresiz hissediyordum. Sakinleşmeleri mümkün değildi. Eğer teneffüs vakti gelmeseydi bu böyle devam edecekti.

Diğer çocuklar dışarı çıktılar, içeride sadece Derin’le Evin kaldı. Artık susmuşlardı. Sadece iç çekişleri duyuluyordu. Öğretmen arkadaşla sınıftan çıkarken gözüme koridorda, duvar dibinde bekleyen Ezel takıldı. Gözleri nemli, yüzü kıpkırmızıydı. Belki saçlarının renginden dolayı böyle algılamıştım. Dikkatlice bakınca benimle konuşmak istediğini anladım.

“Ezel, bana bir şey mi söyleyeceksin?”

Ayaküstü kısaca anlattı. Ona verdiğim görevi hakkıyla yapmış! Teneffüslerde, öğlen arasında hep onları izlemiş. Öğlen yemeğinden sonra, Derin ve Evin’in okulun arka tarafına geçtiklerini görmüş. Derin kucağındaki beslenme çantasını sıkı sıkıya tutuyormuş. Kuşkulanmış onlardan.

“Çantadan kediyi çıkardılar. Sevdiler, beslemeye çalıştılar. Ama kendi mutsuzdu…” Sesi cılızlaşınca sustu, başını öne eğdi.

“Mutsuz olduğunu nasıl anladın Ezel?”

“Durmuyordu, yiyeceklere dokunmuyordu, kaçmak istiyordu. Küçücüktü kedi…” Gözlerinin nemi iki damla yaş olup çillerinin üzerinden aktı. Pişmanlık duyduğunu anladım o anda.

“Sonra…”

“Yavrunun akşama kadar çantada kalmasını istemedim… Acıdım yavruya… Onları uyarsaydım, kabul etmeyeceklerdi. Sizi aradım, sizi bulamayınca müdüre hanıma söyledim…”

“Anlaşıldı Ezel, sen doğruyu yapmışsın. Şimdi onlarla da konuşalım.”

“Ama öğretmenim, Derin beni suçlayacak, bana darılacak…”

“Sen merak etme ben ikna ederim onu.”

Son dersleri resim atölyesindeydi. Resim öğretmeni arkadaştan izin alıp onları atölyeye göndermedim. Dördümüz rehberlik odasında bir araya geldik. Rehber öğretmenin de yardımıyla olayı tatlıya bağladık. Derin önce tepkiliydi, konuştukça yatıştı.

“Sen hayvanları çok seviyorsun, bu çok güzel bir özellik. Ama sevgimizi doğru bir şekilde ifade etmeliyiz. Yavru kediyi okula getirmen, üstelik annenden babandan izin almadan, doğru değildi. Ayrıca saatlerce küçücük bir çantada yavruyu kapalı tutmak da yanlıştı. Hayvanların da duyguları var, onlar da hisseder; korkar ve tedirgin olabilirler. Seni bu şekilde daracık bir yere kapatsak doğru olur mu? Onun acı çekmesini en çok sen istemezsin, değil mi?”

“Evet, öğretmenim; ama Ezel…”

“Empati nedir biliyor musunuz çocuklar?” Soran bakışlarla bana baktıklarını görünce sorumu ben yanıtladım. “Karşımızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini anlayabilmek için kendimizi onun yerine koyarız. Böylece doğru kararlar vermemiz kolaylaşır. Empati sadece insanlar arasında kurulmaz, bizler hayvanlarla da empati kurmalıyız. Onlar da korkarlar, acı çekerler… Anladınız mı?”

Üçü de anladık dercesine başını salladı.

“Ezel’i suçlama Derin, o da kendince doğru yaptı; yavrunun acı çektiğini düşündü ve bizlere durumu bildirdi. Hem sen de Evin’i haksız yere suçladın… Evin de empati yapınca seni anlayacaktır…” Sırayla gözlerine baktım, bakışlarındaki ışıltı umut vericiydi. “Sizin çok iyi anlaştığınızı, çok iyi arkadaş olduğunuzu biliyorum. Nerdeyse bu güzel arkadaşlığınıza zarar verecektiniz.”

“Haklısın öğretmenim…” Derin’in sesinin tınısındaki üzgün ifade Evin’in ve Ezel’in bakışlarında duyguya dönüştü. Derin’e göstermek istedikleri sevgilerindeki tedirginliği görünce sevecen bir ılıklık içime aktı. Üçünün arasındaki hüzünlü havayı dağıtmak bana düşüyordu.

“Şimdi birbirinize sarılın, hem de sımsıkı. Yıllar sonra bugün yaşananları mutlulukla anımsayacaksınız. Her aklınıza geldiğinde yüreğinizdeki güzelliği, sevgiyi ve arkadaşlığı duyumsayacaksınız. Çocuklarınıza anlatacağınız ders niteliğindeki anılar sizin en değerli hazinenizdir… Tamam mı?”

“Tamam, öğretmenim!”

Üçü birden bana sarıldılar, sıkıca kucakladım onları…

(27.03.2019 / Kdz.Ereğli)

(Öyküyü yazıp bitirdikten sonra 27 Martın Derin’in doğum günü olduğunu öğrendim. İlginç bir tesadüf!..)

 

 

 

  

 

16 Mart 2019 Cumartesi


KAR GÜNEŞİ

 

Gece yarısı aniden bastıran kar, aralıksız yağmaya devam ediyordu. Duracağa da benzemiyordu. Kar kalınlığı şimdiden yarım metreyi geçmişti. Bir zamanlar bu bölgenin en büyük köylerinden biri olan Yavuzköy bembeyaz kar örtüsünün altında kaybolmuştu adeta. Burayı görenler bilir, bu bölgenin güzelliği dillere destandır. İrili ufaklı onlarca dağ tepe ve onları çevreleyen yüksek sıradağlar; dağların eteklerine kurulu köyler ve en güzeli de bu köyleri koynuna almış ormanlar…

Yavuzköy eğimli bir arazi üzerindeydi. Köyün sırtlarından başlayan eğim Değirmenler’de son buluyor, oradan tekrar tatlı bir yükseltiyle Düzenli’ye doğru kıvrılıyordu. Düzenli Köyünden öteye hiçbir şey görünmüyordu. Yılın on ayında beyazlarla kaplı sıradağlar kara teslim olmuştu şimdi. Hani derler ya ‘Göz gözü görmüyor!’ tıpkı öyleydi. Doğadaki tek hareket, tek kıpırtı havada oradan oraya savrulan iri kar taneleriydi.

Ardahan’dan gelip Şavşat’a inen Artvin-Kars illerinin bağlantısını sağlayan yolun kenarında, armut ağacının altındaki durakta, iki yaşlı yolcu Ardahan’dan gelecek servisi bekliyordu. Tahtadan yapılmış durağın tek sağlam yeri oturağıydı. Yanları ve üstü açıktı.  Alışkanlıkla gelip bu eski durağa sığınmışlardı. On dakikadır araç bekliyorlardı, ne bir gelen ne de bir giden vardı. Köyün ilçe merkeziyle ulaşımını sağlayan minibüsler kar nedeniyle bugün çalışmıyordu. Mecburen Ardahan’dan gelecek sabah servisine kalmışlardı. Topçigil Mahallesindeki evlerinden buraya inmeleri de hiç kolay olmamıştı. Her zaman kullandıkları patika yolu izlemişlerdi sözde. Önde Topuz Dede, arkada Bulunmaz Nene, düşe kalka, bata çıka bayır aşağı yuvarlanırcasına inmişlerdi yola. İkisinin de sesi çıkmıyordu. Moralleri bozulmuştu. Oysa Bulunmaz Nene sabah ezanıyla kalkmış, önce namazını kılmış sonra da çayı demlemişti. Hiç aceleleri yoktu, nasılsa minibüs gelip evlerinin önünden alacaktı onları.

Minibüslerin değil Merkez’e inmeleri, evlerin önünden çıkmaları bile mümkün değildi. Minibüsçü arayıp haber verince yürüyerek şoseye kadar inmeye karar vermişlerdi. Topuz Dede’ye kalsa evden dışarı adımını atmazdı. Ama Bulunmaz Nene, “Daha önce bizi kapımızdan minibüs mü alıyordu herif? Ne çabuk bey oldun?” diyerek kestirip atmıştı. Kimse onu yolundan çeviremezdi. Trabzon’a hastaneye gideceklerdi. İkisinin de gözlerinden şikayeti vardı. Son zamanlarda Bulunmaz Nene’nin ağrıları artınca Trabzon’da bir hastanede hizmetli olarak çalışan yeğenleri onlara doktordan randevu ayarlamıştı. Bulunmaz Nene yeğeniyle pazarlık etmişti; “Üç gün kalabiliriz, üçüncü günden sonra beni orada tutamazsınız,” demişti telefonda. Yeğeni de “Üç gün bile sürmez!” diyerek Bulunmaz Nene’yi rahatlatmıştı. Ahırda iki ineği ve danaları vardı. Komşuları bakacaktı onlara. Bu karda kıyamette komşularına fazla yük olmak istemiyordu.

Topuz Dede yan gözle eşine baktı. Yaşlı kadın soluk soluğaydı. Paltosu belden aşağı kara bulanmıştı. Belki şimdi vazgeçer umuduyla bir kez daha denedi şansını:

“Kız! Hiç iyi etmedik yola çıkmakla. On dakikadır ne gelen var, ne giden; yollar kapalı herhalde!”

“Bu işin artık geriye dönüşü yoktur herif, boşuna konuşma!”

“Kız Bulo, bir gün de beni dinlesen, inadından vazgeçsen…” Topuz Dede mırıldanırcasına söylendiğinden Bulunmaz Nene duymadı onu.

Topuz Dede yolda bir ileri bir geri yürüyordu. Arada bir duruyor karları tekmeliyor, bastonuyla önünü açıyordu. Canı çok sıkkındı. Bulunmaz Nene küçük sırt çantasını önüne almış, duraktaki oturağa ilişmişti. Başına sardığı şalı beyaza bürünmüştü. Arada bir başını kaldırıp altmış yıllık kocasına bakmasa canlı olduğu bile anlaşılmazdı.

Topuz Dede yıllarca emniyette bekçi olarak çalışmıştı. Seksenli yılların ortalarında emekliye ayrılmıştı. Memuriyetinin son yılları sıkıntılı geçmişti. O yıllarda ülke sağcılar solcular diye ikiye bölünmüştü. Oğulları solcuydu. Bu nedenle o da 12 Eylül cuntasından payına düşeni almıştı! Oysa darbe haberini aldığında çok sevinmişti. Çocuklarının başına bir iş gelmeden kardeş kavgasına son verilecekti. Geceleri yastığa başını huzur içinde koyacağını umut ediyordu. “Çok şükür birinin bile burnu kanamadan anarşiden kurtulduk,” diyordu. Ama hiçbir şey düşündüğü gibi olmamıştı. Yedi oğlundan üçü gözaltına alınmıştı. Buna da sevinmişti. Dışarıdayken hayati tehlikeleri vardı. En azından içerideyken çocuklarının yaşadıklarını bilecekti… Yanıldığını, asıl felaketin sonradan geleceğini çok geçmeden öğrenecekti. Artvin bölgesinden gözaltına alınanlar Erzurum’a götürülüyordu. Bunların içinde oğlu Özer de vardı. Oğlunun çektiği işkenceleri, eziyetleri öğrendiğinde uzun süre kendini toparlayamamıştı. O da emniyet teşkilatının bir mensubuydu. Çocuklarına onca eziyeti nasıl reva görürlerdi? Cevaplayamadığı o kadar çok soru vardı ki! Soruşturma geçirmiş, sorguya alınmıştı. Köydeki evinin örgüt parasıyla yapıldığı ihbar edilmişti. Evi nasıl yaptırdığını ondan daha iyi kim bilebilirdi? Dişinden tırnağından, çocuklarının rızıklarından artırdıkları vardı o evde… Hızlı adımlarla karısının yanına geldi.

“Yıllar önce de böyle bir gün yaşamıştık Bulo, hatırlıyor musun? O zamanda inadın tutmuş, kar kış demeden Erzurum’a gitmiştik…”

“He! Hatırlıyorum. O yolları kaç kış, tek başıma, nasıl gidip geldiğimi en iyi ben bilirim!” Bulunmaz Nene’nin sesi sitemkardı.

“Çalışıyordum, sıkıyönetim vardı, zırt pırt izin alamazdım ya!”

Bulunmaz Nene yanıt vermedi, git işine dercesine elini salladı. Durup dururken neden o yılları hatırlatmıştı sanki! Neredeyse her hafta Erzurum’a gidip gelmişti. Artvin Erzurum arası az yol değildi. O zamanlarda şimdiki kadar araç da yoktu. Bir güne bir gün “Of!” dememişti ama. Göğsünü gere gere, hiç kimseden çekinmeden, korkmadan oğlunun arkasında durmuştu. Oğlunu sahipsiz bırakacak değildi ya… Çocuğunun duruşmalarını da kaçırmamıştı. Diğer tutukluların yakınlarıyla, avukatlarla, görevlilerle her fırsatta konuşup davanın gidişiyle ilgili bilgiler almıştı. Merak ettiği sadece hukuksal gelişmeler değildi, gençlerin amaçlarını, ne istediklerini de öğrenmişti. Siyasete merakı o günlerden kalmaydı. Seksen yaşını devirmiş olmasına karşın bir gün bile haberleri sektirmezdi, gündemi takip ederdi. Siyasetten laf açıldığında yaşlılıktan bükülmüş belini doğrultur, anında canlanırdı. Karşısındakiyle kırk yıllık siyasetçi gibi tartışırdı. Hak veriyordu çocuklarına. Hak vermemek mümkün müydü? Her şey ortadaydı. Al Yavuzköy’ü; bir zamanlar dört yüz haneli bir köydü burası. Dağları bayırları eker biçerlerdi. Harman zamanı ambarlar buğdayla dolar, mereklerde mısır koçanlarını koyacak yer kalmazdı. Sadece bunlar değildi tabii. Toprakları bereketliydi. Şimdi o verimli toprakları yabani otlar, dikenler basmıştı. Köydeki hane sayısı kırk küsurlara düşmüştü...

“Yazık!” dedi seslice. Kocası, eşinin ona bir şey dediğini sandı.

“Ne diyorsun?”

“Hiç!”

“Hiç iyi etmedik Bulo. Ya yollar kapanırsa, ya günlerce Trabzon’da kalırsak? Bu karda nasıl bakarlar hayvanlara? Zavallılar aç kalacak, üzülmez misin? Tavuklar acından kırılırlar…”

Bulunmaz Nene soruları yanıtlamadan öylece önüne bakıyordu. “Durup dururken neden insanın içine kurt düşürürsün herif?” Konuşsa, kaygısını dillendirse kocası daha da üzerine gelecekti; biliyordu. Karısının sessiz kaldığını gören Topuz Dede umutlanmıştı.

“Yok, araba maraba gelmeyecek kız!”

“Gelir, gelir…”  Bulunmaz Nene’nin geri adım atmaya hiç niyeti yoktu. Canı da sıkılmıyor değildi hani. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Kar tipiyle karışık yağıyordu artık. “Mübareğin duracağı yok,” dedi içinden. Güneş azıcık görünseydi keşke. Çocukluğunun kışlarında karın kalınlığı bazen iki üç metreyi bulurdu. Günlerce evde kapalı kalırlardı. Kar yağışı durduktan sonra çıkan güneş köye yeniden canlılık getirirdi. Kendini sokağa atar, komşu çocuklarıyla birlikte kızak kaymaya sırtlara koşarlardı. “Kar güneşi güzel olurdu… En çok da karın pul pul ışıldamasını severdi…” Çocukluğunun anılarına yolculuğu kısa sürdü; yukarıdan gelen ışık huzmesini görmesiyle ayağa kalktı. “Aha da geliyor!” dedi sevinçle.

Gelen, arazi araçları dedikleri cinsten kocaman bir pikaptı. Çift kabinliydi. Çok kalın ve iri tekerlekleri vardı. Gelip tam önlerinde durdu. Arabadan kırklı yaşlarında bir adam indi.

“Selamun aleyküm amca!”

“Aleyküm selam!”

Arabayı çalışır durumda bırakan şoför de inip yanlarına geldi.

“Amca buralarda bir tesis yok mu? İhtiyaç giderecek!”

“Yok!” Selamsız sabahsız yanlarına gelen otuzlu yaşlardaki bu adamın hal ve tavırları Topuz Dede’nin hoşuna gitmedi. “Bu adamdan hiç hazzetmedim,” dedi içinden. “Yıllarca emniyette çalıştım, ben adam sarrafıyım, bir bakışta içini okurum adamın,” derdi. “Pahalı bir arabayı altına çekmekle bir şey olduğunu sanıyor. İnsansan önce selam ver…” Kendi kendine mırıldanıyordu.

“İyi o zaman, gidelim Osman, Şavşat’a az kaldı. Orada buluruz bir yer,” diyerek arkadaşını çekiştirdi selamsız sabahsız adam.

“Amca araba bekliyorsanız boşuna beklemeyin. Yollar kapalı. Sen bize bakma. Bizim araç tank gibi maşallah.” Konuşan Osman’dı. Osman’ı sevmişti Topuz Dede. Bu arada diğer adam ellerini ovuşturarak, arabaya dönüp direksiyonun başına geçti. “Ulan burada deden yaşında bir adam var, bir eyvallah bile mi diyemiyorsun!” Diyemedi ama, düşündüklerini seslendiremedi Topuz Dede.

“Hadi Osman!”

Arabanın onları almadan gideceğini anlayan Bulunmaz Nene kocasının yanına geldi.

“Herif, söyle de bizi de alsınlar.”

“Kalın sağlıcakla amca!”

Aceleyle Osman da arabaya bindi.

Topuz Dede, istemeye istemeye arabanın kapısına kadar gidip camı tıkladı. Cam açıldı, önde oturan iki adam ne var dercesine Topuz Dede’ye bakıyordu.

“Ne var amca?”

“Merkez’e kadar bizi de alsanız diyordum.”

“Yerimiz yok amca!” Şoförün sesi öfkeliydi.

Topuz Dede başıyla arka kabini göstererek;

“Burası var ya,” dedi. Bir yandan da içinden eşine söyleniyordu. “Bu adamlarla beni muhatap ettin ya Bulo!”

O sırada arka kabinin camı aşağı indi. Bir kadın başı uzandı.

“Ne o dede, kucağıma mı oturacaksın yoksa?”

Topuz Dede şaşkınlıkla birkaç adım geri çekildi.

“Voy herif, bu kadın ne diyor? Kızım ne kucağı?” Bulunmaz Nene sinirlenmişti. Topuz Dede reddedilmenin öfkesiyle cama yaklaştı. Bahane uydurmayın boşuna dercesine bir kez daha şansını denedi. Kadın o şekilde konuşmasaydı, üstüne para verselerdi de binmezdi arabaya; ama şimdi vazgeçmeye hiç niyeti yoktu. “Topçigil inadı” tutmuştu bir kere.

“Öyleyse arkaya, kasaya binelim.”

Kadın başını içeri çekip şoförün kulağına bir şeyler fısıldadı.

“Tamam, öyleyse geçin arkaya.”

Topuz Dede sevinçle duraktaki çantasını alıp geldi.

“Hadi Bulo, arkadan atla!”

Bulunmaz Nene tam kamyonetin ardına geçtiği anda araç bir iki metre ileri gitti. Sonra zınk diye durdu. Yaşlı kadın ikinci kez hamle yaptı, tam arabaya tutunmuştu ki araç hızla patinaj yaparak hareket etti. Elleri boşta kalan Bulunmaz Nene kar ve egzos dumanı içinde yüzükoyun yola savruldu. Neye uğradığını anlayamamıştı. Kamyonet biraz ileride birkaç saniye durduktan sonra kahkaha ve klakson sesleriyle yoluna devam etti. Topuz Dede karısını yerden kaldırırken sinirden titriyordu. Bir yandan da bağırıyordu.

“Ulan ben sizin avradınızı… Allah’ınızdan bulun belanızı! Soysuzlar!..”

“Herif, beddua etme, onlar da ana baba evladı, belki evde bekleyen bebeleri vardır.”

“Beddua mı ettim şimdi ben kız? Allah’tan bulun dedim.”

Bulunmaz Nene yerden doğrulup üstünü başını silkeledi. Çantasını koluna taktı.

“Hadi düş yola!” dedi hırsla.

“Ne yolu kız?”

“Beklemeyelim, inelim Değirmenler’e, belki Düzenli tarafından bir araç gelir.”

“Sen delirdin mi? Baksana havaya, kar bir saniye bile durmadı. Üstelik tipi de başladı.”

“Sen kal, ben gidiyorum!”

Hızlı adımlarla yoldan karşıya geçti.

“Dur kız, dur! Ben önden gideyim bari. Yolu açayım…”

Ardahan’dan gelen yol, büyük bir yay çizerek birkaç dönemeçle aşağı Değirmenler’e iniyordu. Oradan sonra yol hafif eğimli olmasına karşın Şavşat’a kadar düzgündü. Onlar yolu izlemek yerine, kestirmeden iniyorlardı. En az yarım saat kazanacaklardı. Yine de aşağı inmeleri yirmi dakikayı bulmuştu. Yolda durup durup söyleniyordu Topuz Dede.

“Buranın insanları değillerdi, bura insanlarından böyle soysuzlar çıkmaz. Gözünü seveyim memleketimin!”

“Yabancıydılar. Genç oğlanla kızın hallerinden belliydi…”

Değirmenler’e indiklerinde adım atacak halleri kalmamıştı.

“Kız Bulo, az soluklanalım.”

“Beş dakika durup devam ederiz Merkez’e. Şuracıkta yarım saatlik yolumuz kaldı. Yürürüz, yolda araba rastlarsa bineriz.”

“Kız, seksen beş yaşındayım, sen beni ne sanıyorsun? Öyle dediğin gibi kolay değil.”

“Ben de seksen yaşındayım, ne olacak?”

“Tamam, tamam…”

Topuz Dede yolun kenarındaki yamaca sırtını vererek karlara uzandı. Ağzından burnundan buhar fışkırıyordu. İçinden söylenip duruyordu. En çok da az önceki kamyonetin yolcularına. Genç olsaydı gösterirdi onlara günlerini… Birden gözü otuz kırk metre ileride bir çukurdan yükselen dumana takıldı. Hemen ayağa kalktı.

“Kız Bulo, orada bir şey var; bir araba, ters yatmış…”

Karları yara yara ters yatmış arabanın yanına kadar geldi. Az önceki kamyonetti. Dönüp karısına bağırdı.

“Bulunmaz yetiş, yardım et…”

*

İki yaşlı insanın olağanüstü gayretiyle üç yaralı da arabadan çıkarılmıştı. Kadının durumu ağıra benziyordu, baygındı. Erkeklerde kırıklar vardı. Bazen hırıltıyla bazen iniltiyle yardım diliyorlardı. Topuz Dede yorgunluktan kıpırdayamaz durumdaydı. Üç koca bedeni taşımak hiç kolay olmamıştı. Bulunmaz Nene arabanın içinde bulduğu çul çaputla yaralıları sarıp sarmalamıştı.   En çok kadına üzülüyordu, dayanamamış atkısını çıkarıp kadının başına dolamıştı. Topuz Dede jandarmayı arayıp haber vermişti. Telefonla konuşmalarının üzerinden yarım saat geçmesine karşı hâlâ gelen giden yoktu. Yaralıları bu durumda bırakıp Merkez’e de gidemiyorlardı.

“Bizim yolculuk yattı Bulo, bugün artık gidemeyiz. Ben su içinde kaldım. Üstümü başımı değiştirmeden, yıkanıp paklanmadan yola çıkamam.”

“Elbette gidemeyiz, bunları böyle bırakacak değiliz ya… Üzülüyorduk bizi almadıklarına, demek ki Rabbbimin bir bildiği varmış!”

“Doğru diyorsun, biz de savrulup uçardık.”

“Yok, kurban olduğum Yaradan onlara yardım etmemizi istedi…”

“O da doğru kız!”

“Canları çok yanıyor zavallıların. Yardım tez gelse bari.”

“Köye de dönemeyiz. Hava düzelene kadar Şavşat’ta kalırız. Hem ne zamandan beri ablama uğramamıştım…” Topuz Dede’nin doksan yaşındaki ablası Şavşat merkezde yaşıyordu. Sıcacık bir evde, sobaya karşı bacaklarını uzatıp ablasıyla edeceği sohbetin hayali bile canlanmasına yetmişti.

“Durumları nasıl Bulo?”

“Jandarma gelene kadar sabiler donacak diye korkuyorum herif. Ne yapsak ki?” Bir yandan da paltosunu çıkarıyordu. “Herif sen de çıkar! Bunlar yattıkları yerde soğuktan buz kesecekler.”

*

Topuz Dede ayakta, titreyen bacaklarıyla aşağı yukarı huzursuzca yürürken Bulunmaz Nene yaralıların başucunda oturuyordu. Kar da tipi de durmuştu. Yavuzköy tarafından yükselen güneşin ışınları Düzenli’ye düşmeye başlamıştı. Bulunmaz Nene oturduğu yerden doğrulup “Kar güneşi de göründü. Bu iyiye işaret!” diye seslendi kocasına…

 

 Yirmi dakika sonra gelebildi yardım. Önde bir jandarma cipi, arkada küçük bir minibüs göründüğünde ikisi birden bağırmaya başladı.

“Buradayız! Burada!”

“Kar güneşi iyidir… İyi…”

(Sabahattin Ali’nin Köpek adlı hikayesinden esinlenilerek yazılmıştır. 16 Mart 2019/Kdz.Ereğli)

 

 

 

 

 

 

10 Mart 2019 Pazar


İSMAİL, DANİEL QUINN

 

Daniel Quinn’in çok satan romanı İSMAİL (Bir  Zihin ve Ruh Macerası) adlı romanını okudum. Elimdeki kitap altıncı baskı. Yirmiden fazla dile çevrilmiş ve milyonlarca satılmış. Ben de merakla okudum, ama ne yazık ki hayal kırıklığına uğradım, harcadığım zamana yandım. Bilimsellikten uzak ve temelsiz savlar üzerine kurgulanmış roman. Aslında roman da sayılmaz. Yazar, 291 sayfada anlattıklarını makaleye dönüştürseydi elli altmış sayfada biterdi.

Roman, yazarın orijinal(!) buluşu iki kavram üzerine kurgulanmış: Bırakanlar ve Alanlar. “(Bırakanlar)İnsanlık tarihinin birinci bölümüydü: uzun ve önemsiz bir bölüm. Bu bölüm yaklaşık on bin yıl önce Yakın Doğu’da tarımın doğuşuyla sona erdi Bu olay ikinci bölümün, Alanlar’ın bölümünün başlangıcı oldu. Bırakanlar dünyada halen mevcut, zamanın gerisinde kalmış fosillerden ibaretler…” “Bırakanlar ve Alanlar bambaşka ve birbiriyle çelişen varsayımlara dayalı iki farklı hikayeyi canlandırıyor…”

Kitap boyunca üretim ilişkileriyle ilgili tek cümle yok. Özel mülkiyetin nasıl ortaya çıktığına ise hiç değinilmemiş. Toplumsal sistem analizleri yok, dümdüz on bin yıllık bütüncül bir tarihten söz ediliyor. Kölelerle köle sahipleri, serflerle derebeyler, emekçilerle burjuvalar aynı torbaya doldurularak Alanlar adında bir insan grubu yaratılmış. Sanmayın ki Bırakanlar ezilen sınıfları temsil ediyor. Tarıma geçişten önceki insanların tamamına verilmiş bir ad bu. Bunları yazar bilmiyor mu? Tabii ki biliyor, bilinçli bir şekilde gerçekler gizleniyor. Kitabın gördüğü ilgiden bunda da yazarın başarılı olduğu anlaşılıyor.  

“Dünya bizim için yaratıldıysa, o zaman bize aittir ve onunla canımız ne halt isterse yaparız.” Sanırım böyle cümlelerle, okuyucunun ilgisi ve takdiri kazanılmak isteniyor. Bu satırları okurken “Vay be! Adam ne büyük laf etmiş!” mi demeliyiz?

Ya şu satırlar: “Tarımla birlikte bu kontrol ortadan kalktı ve insan göz kamaştırıcı bir hızla yükseldi. Yerleşik hayat iş bölümünü doğurdu. İş bölümü teknolojiyi doğurdu. Teknolojinin yükselişiyle ticaret ortaya çıktı. Ticaretle birlikte de matematik, okuryazarlık, bilim ve diğerleri ortaya çıktı…” Bilimsellikten uzak, uydurma ve keyfi tespitler. İş bölümünü açmasını ve anlatmasını bekliyor insan ama yok… Teknoloji ne zaman doğdu? Ticaret gerçekten teknolojiyle mi ortaya çıktı? Matematiğin temellerini atan tarihin derinliklerinden bize el sallayan dahiler nasıl görmezlikten gelinir? Neyse…

“Ceylanla aslan, yalnızca Alanlar’ın zihninde birbirine düşmandır. Bir ceylan sürüsüyle karşılaşan bir aslan, onları bir düşmanın yapacağı gibi katletmez. Yalnızca bir tanesini, nefretini değil açlığını yatıştırmak için öldürür ve işini bitirdikten sonra, ceylanlar otlarken onu aralarına almakta hiçbir sakınca görmez.” Kitabı çekici kılan bu tür anlatımların okuyucunun hoşuna gideceğini biliyor yazar. Ama durduk yere benim aklıma çocukluğumun anıları geliyor. Tilkinin kümese girdiğinde tüm tavukları boğazladığını, kurdun tüm sürüyü telef edebileceğini biliyorum. Ee, şimdi ne diyeceğiz? Yazar, insanoğlunun keyfi olarak hayvanları öldürdüğünü, ihtiyacından fazlasını aldığını anlatmaya çalışıyor aslında. Verdiği örneğin onun için bir önemi yok. Çünkü soru sormuyor ve en kötüsü de okuyucunun da sormayacağını düşünüyor…

“Evet. Vahşi doğada, bir aslan bir ceylanı öldürür ve yer. Bir tane daha öldürüp ertesi güne saklamaz. Bir geyik, çevresinde bulduğu otları yer. Onları kesip kış için saklamaz. Bunlar Alanlar’ın yaptığı şeylerdir.” Yazar, nüfus artışını, insanların yiyecek biriktirmek zorunda kalmasının nedenlerinden sayıyor ve birçok olumsuzluğu da nüfus artışına bağlıyor. Bu konuda yazarla hemfikirim, ama benim ondan farklı olarak söyleyecek bir sözüm var: Kapitalizmde adil bölüşüm olsa kaynaklar tüm insanlara yeter… Kitapta, ne kapitalizm ne de emperyalizm vurgusu var…

Bir ara yazara haksızlık mı ediyorum diye düşündüm. Adam siyasete girmeden çevre sorunlarını anlatıyor, o da böyle bir yol tutmuş saygı duymalıyım, dedim. Birden karşıma şu satırlar çıkınca şaşırıp kaldım: “ ‘Sanırım son birkaç yıldır Sovyetler Birliği ile Doğu Avrupa’da meydana gelenlerden söz ediyorsun.’ ‘Doğru. Bundan on yıl veya yirmi yıl önce, Marksizm’in çok geçmeden tepeden yıkılacağını tahmin eden birine umutsuz bir hayalci, tam bir saf gözüyle bakılırdı.’… ‘Ama bu ülkelerdeki insanlar yeni bir yaşama tarzına kavuşma olasılığıyla ilham bulunca, her şey neredeyse bir gecede olup bitti.”

Yukarıdaki alıntıda insanlarla dalga geçiyor yazar. Birincisi tepeden yıkılan Marksizm değil Sovyetler Birliği… İkicisi de Sovyetlerin dağılacağını öngörenler az değildi… Üçüncüsü ‘o insanlar’ gerçekten şimdi mutlular mı? Kurtuldular mı? Aynı kurnazlığı “SAPIENS” kitabının yazarı Harari de yapıyor. “Serbest piyasanın en iyi ekonomik sistem olmasının sebebi de Adam Smith’in öyle buyurması değil, bunun doğanın değiştirilmez yasası olmasıdır.” diyor Harari… Söylemeden geçemeyeceğim; Harari’nin kitabı Quinn’inkinden daha iyi…

“Gün batımını seyrettikten sonra gidip de komşunun çadırını ateşe veremezsin. Doğayla iç içe yaşamak akıl sağlığı için harikadır.” Elbette, kitapta geçen böylesi güzel sözlere bir itirazım yok. Hatta bu satırları, altını çizerek okudum.

Benim itirazım ve de hayretim bu kitapların gördüğü ilgiye… Evrimi işleyen, çevre sorunlarına vurgu yapan kitaplarla bambaşka bir propagandanın yapıldığı, insanların bilinçaltına bilimsellikten uzak düşüncelerin yerleştirilmeye çalışıldığı açık değil mi? Binlerce yıllık insanlık tarihini masal anlatırcasına yazmanın amacı ne olabilir başka?

Evrendeki her şeyde olduğu gibi toplumların da kendine özgü iç dinamikleri vardır. Değişimi ve dönüşümü sağlayan diyalektik işleyiş çöpe atılarak tarih yazılamaz…

8 Mart 2019 / Kdz.Ereğli