13 Nisan 2018 Cuma


YAMAN KORAY VE BÜYÜK ORFOZ

         Yazının başlığına “Yitik Yazar Yaman Koray” ya da “Unutulan Yazar” diyecektim elim varmadı. Daha yeni okuyup bitirdiğime göre ne unutulmuş ne de kayıp bir yazar Yaman Koray. Ama şurası kesin ki günümüzde hak ettiği değeri bulamayan bir yazar. Romanı okuyunca nasıl böyle bir şey olur, nasıl günümüzün okuyucusuna ulaştırılmaz, diye sormadan edemedim. Sanırım tepkimin asıl nedeni sahip olduğum roman anlayışının unutturulmaya çalışılmasına... Romanı kısa sürede okuyup bitirdim. Son zamanlarda sıkılmadan zevk alarak okuduğum ender romanlardan Büyük Orfoz.
        Yaman Koray’ı yıllar önce gazetelerdeki ölüm haberiyle tanımıştım. Yazar olduğunu, çok sayıda evlilik yaptığını, teknesindeki suyu boşaltırken elektrik çarpması sonucu öldüğünü öğrenmiştim. Hayat hikâyesi de ilginçti. Zengin bir aileden geliyormuş. Ailenin tek varisi olmasına karşın, o, büyük şehirden kaçıp küçük balıkçı kasabalarında yaşamayı seçiyor. Balıkçılık, balıkadamlık onun en iyi bildiği işmiş. Hava koşulları elverdiği sürece günlerini evinden çok teknesinde geçiriyormuş. Altmış dört yaşına kadar yedi evlilik yapmış ve bu evliliklerinden yedi çocuğu olmuş. En son evlendiği sekizinci eşi ondan tam kırk iki yaş küçükmüş. Yetmiş bir yaşında öldüğünde son eşinden de geride üç çocuk bırakmış.
         2006 yılında okuduğum gazete haberinden aklımda kalan yukarıdaki son cümleydi. İşte bu cümleden yola çıkarak son romanımın kahramanına Yaman Koray’ın Büyük Orfoz romanını okuttum. Söylediğim tuhaf gelebilir ama doğru; benden önce romanı kahramanım okudu. Ben ondan etkilenerek romanı arayıp buldum. Yaman Koray’ın kitapları şu anda piyasada yok, internetten araştırdım izine bile rastlayamadım. Bursa’da kitap fuarında sahaflarda iki romanını bulabildim. En çok satan ve bilinen iki romanından Büyük Orfoz’a böyle kavuştum. (Diğeri Deniz Ağacı’ymış)
         Deniz ve balıkçılık denince akla Halikarnas Balıkçı’sı gelir. Cevat Şakir’in romanlarıyla öğretmen okulu yıllarında tanışmıştım. Anımsıyorum, bir ay boyunca Balıkçı’nın romanlarını elimden düşürmemiştim. Geçen yıl Bodrum’dayken Deniz Gurbetçileri’ni yeniden okudum. Denizi anlatan romanları çok seven ben Büyük Orfoz’u nasıl kaçırmışım diye hayıflandım. Balıkçılık ve özellikle de balıkadamlık bu kadar güzel anlatılamazdı. Bu romanı her baba yiğit yazamaz, yazabilmesi için ömrünü balıkçılığa vermesi gerekir Yaman Koray gibi. Yazar, balıkçılığın ve balıkadamlığın tüm inceliklerini anlatmış. Çok da başarılı olmuş. Bunun en güzel örneği de vurgunun anlatıldığı üç dört sayfalık bölüm; olaysız, teknik bilgilerle geçen bu sayfalar sıkılmadan okunuyor.
         Roman denizde başlıyor ve denizde bitiyor. Romanın baş kahramanı Metin, tıpkı yazar gibi şehirden kaçmış, yıllardır balıkçılık yapan biri. Gökova Körfezi, özellikle de Sedir Adası Limanı romanın geçtiği yerler. Metin, Sedir Adası açıklarında deniz içinde bir mağarayı mesken tutmuş Büyük Orfoz’u avlamak için günlerce uğraşıyor. Günlerce her bulduğu fırsatta mağaraya dalıp dalıp çıkıyor. Yenildikçe hırslanıyor, Büyük Orfoz’u avlamak Metin’de tutkuya dönüşüyor. Dalışlarının birinde vurgun yeme pahasına başka bir orfozu zıpkınla vuruyor. Yazar, otuz kırk kiloluk bu orfozun avlanışını anlatarak, asıl avlanmak istenen orfozun büyüklüğünü ve avlanırken yaşanacak tehlikenin boyutlarını okuyucuya gösteriyor. Böylece geri kalan sayfalar bir film izlercesine okunuyor. Metin, küçük orfozu vurup denizden çıktığında yardımcısı İsmet’le arasında geçen konuşmadan bir bölüm:
          “Abi... Uyuma. Bak ne diyecem... Bu var ya bu... -Yerde yatan balığı gösteriyordu, adam gibi kocaman, iri balığı- Abi bana bak, buna bak... Bu nasıl, senin öbür tarafta beklediğin, o çok büyük dediğin balığa göre nasıl?.... Uyuma abi, gözünü seveyim, uyuma.” (Metin’de vurgun belirtileri var, İsmet onun uyumasını istemiyor. F.T) “Fırladı Metin ayağa... ‘O büyük orfoz, bunun dördü beşi gibi var...’”
        Yazarın doğa betimlemeleri de etkileyici, çok güzel: “Yolun iki yanında, iki sıra, boydan boya, okaliptüs ağaçları, gövdeleri, kabukları salkım saçak, kolları, dalları, yaprakları, başları göğe ermiş, ulu, gri-yeşil bir gümüşü, güneş sızdırmayan bir tavan, bir tünel gölgeli, serin, upuzun uzayan...” Gökova’dan Marmaris’e giderken yıllar önce bu ağaç tünelinden geçmiştim. Anlatılan bu ağaç tüneli şimdiki yolun yanında uzanıyor. Eski yol daracık kalınca ağaçlara dokunulmadan çift yol yapılmış... Metin sevgilisiyle kıyıya çıktıklarında ağaçların altında konaklıyorlar: “Ağaçların altı serin, mis gibi. Göklerden gölge yağıyor, gövdelerin az ötesi parlak ışıkta sapsarı yanıyor.” İki cümlecik betimleme yetiyor da artıyor...
          Metin’in başından evlilikler geçmiş. Birçok sevgilisi olmuş, hiçbiriyle gerçek sevgiyi yaşayamamış, yaşayacağını da ummuyor. Ta ki Ayla’yla karşılaşana kadar... Ayla yirmi beş yaşlarında güzel bir kadın. Ailesi İzmir’in zenginlerinden. Metin, Ayla’nın zenginliğini ancak evlenecekleri zaman anlıyor. Ayla onu, o da Ayla’yı seviyor. Hayata bakışları farklı bu iki insanı birbirine bağlayan yaşadıkları cinsellik, bıkmadan usanmadan sevişiyorlar. Yazar bu sevişmeleri yine kendine özgü üslubuyla anlatmış. Bazen ayrıntılı bazen kısa cümlelerle: “Uzun, upuzun boğulur gibi nefessiz, dilleri iç içe, uflayarak, öpüştüler, öpüştüler.”
          Metin daha önceki sevgililerinden neden ayrıldığını şu sözlerle açıklıyor: “Anlaşamadım. Bir yerden sonra anlaşamadım, evet. Daha doğrusu paylaşamadım veya onlar benimle paylaşamadılar benden alabileceklerini. Benim verebileceklerimi. Mesele bu. Yoksa hepsi iyi insanlardı.” Yine romanın başka bir yerinde paylaşıma vurgu yapıyor: “Özgürlüğüm, sensiz tam özgürlük olmaktan çıktı. Seninle paylaşmayınca, özgürlüğüm eksildi sanki, bir çeşit bağlarla bağlandı. Çok aradım Ayla. Büyük orfoza bile bakamadım, sensiz. Anlıyor musun? O bile küçüldü gözümde.” Denize tutkun bir balıkçı aşkını elbette böyle anlatacaktı. “Metin’in gözlerinde, pırıl pırıl bir sevinç vardı, katıksız, hilesiz, hurdasız. Deniz! Denizi, balığı anlatıyordu sanki.” Sadece Metin değil, yardımcısı İsmet de benzer sözler ediyor. “Nasıl bu uğursuz orfoz büyülediyse seni, bu kadın da büyüledi...”
         Yazarın aşka yüklediği en önemli özelliğin “paylaşmak” olduğunu anlıyoruz yukarıdaki satırlardan. Aradığı, bulmak istediği sevgili için şunları diyor Metin: “Ama, bir yerde biri olmalı... Onunla anlaşabilmeliyim... Konuşabilmeliyim... Tüm evreni paylaşabilmeliyim... Onu bulmalıyım. Vaktim azalıyor...” Yazmakta olduğum romanımın kahramanı da Metin gibi düşünüyor ve hissediyor. Belki de benzeştikleri en önemli ortak noktaları bu duygular...
         Metin balıkçı, sıradan bir adam görünümünde, Ayla zengin bir ailenin kız, burjuva. Birbirlerini tutkuyla, delicesine seviyorlar. Ama sorun yaşayacakları belli... Bu cümleleri okuyan biri ister istemez erkeğin yetersizliğini düşünecektir. Oysa Metin birçok yabancı dil bilen, Avrupa gezmiş, klasik müzik tutkunu ve resimden anlayan biri. O parayı pulu reddetmiş, sade yaşamı seçmiş, mutluluğun kaynağını tabiatta bulmuş. Yazar, ikili arasındaki aşk üzerinden ince eleştiriler yapmış:
         “Hatırlıyor musun ne derdi? ‘Ben sinemayı sevmem. Tiyatroyu severim.’ Neden? Tiyatroda, aydınlıkta, perde aralarında, herkes hayranlıkla onu seyredecek... Ne tuhaf, bir insanın içini derinleştirmeyi boşverip, dışını sergilemesi ne yazık!..” Ayla, Metin’i İzmir’de yaşamaya ikna etmeye çalışırken Metin ona şöyle der: “Ben... o dediğin şekilde yaşayamam. Ben o işlerde çalışamam. Paraya tapamam Ayla. Şehirde yaşayamam... Buraları bırakamam. Bunu isteme benden, isteyemezsin. Senin için yapmaya çalışsam bile, sen pişman olursun, beni tanıyamazsın...” “Milyon ya da milyar! Bana ne. Benim hayatım, bana yeter. Milyarım da olsa, yaşayacağım, gene deniz üzerinde, aynı hayat değil mi? Ve hiçbir milyarderin, hele bizim ülkemizde yaşamadığı, yaşayamayacağı bir hayat... Özgür ve de dümdüz açık!”
       Metin, İzmir’de Aylaların evini görünce çok şaşırıyor. Çok lüks döşenmiş evi sevmiyor, ısınamıyor. “Ve onca şey var da, ne tuhaf! Bir tek kitap, koca L salon-salamanje... Bir tek kitap yok görünürde!” Oysa Metin’in yardımcısı İsmet teknede boş zamanlarında sürekli kitap okuyor. Yazarın bu ayrıntıyı özellikle vurguladığını anlıyoruz.
       Metin evlenmekten korkuyor. Daha önceki evliliklerinden edindiği tecrübeyle korkusunun nedenini şu cümlelerle açıklıyor: “Sanki her şey o gün (Evlendiklerinde F.T) birden değişecek, sevgiler sorumluluk, özlenen beraberlik bir zorunluluk olup başkalaşacak, yitecekmişçesine.”
        “Böyle bir şeyi altetmeye, uğraşmaya, didinmeye, sonunda, kazansa da, kaybetse de ‘yaşadım’ demeye değerdi. Anladı.” Yazara katılmamak mümkün mü?
        Elimdeki kitap birinci baskı: Ağustos 1978. Milliyet Yayınları’ndan çıkmış. 459 sayfa. Türk edebiyatının klasikleri arasında yer almayı hak eden bir roman. Romanın ana karakterleri her yönleriyle işlenmiş, capcanlılar. Romanda yer alan yan karakterler bile aynı başarıyla okuyucuya sunulmuş. Romanın kurgusu mükemmel; sürükleyici... Üslubu, kullanılan dil de özgün... Öyleyse sormak gerekmez mi, romana neden hak ettiği değer verilmiyor?  
                             13.04.2018 / Kdz. Ereğli

27 Şubat 2018 Salı

İYİLİK

İki gün önce ezan sesiyle uyandığında yüreği umutla doluydu. Gece, çok az uyuyabilmişti; o da bölük pörçük. Otuz yedi yıllık hayat arkadaşı amansız bir hastalığa yakalanmışken nasıl uyku tutardı onu? Uyur uyanık dönüp durmuştu yatakta. Kastamonu’ya götürmek için yeğeni saat sekizde gelip evlerinden alacaktı onları. Oradan da Ankara’ya geçeceklerdi. Ankara’yı özellikle tercih etmişlerdi. Gidecekleri hastane Türkiye’nin en köklü hastanelerinden biriydi. Hem orada Emine’nin doktor olan bir öğrencisi vardı. Aysun ellerinde büyümüştü. İnebolu’nun çocuğuydu. Okuyup meslek sahibi olmasında Emine’nin çok emeği geçmişti. Aysun’a telefon etmek istemişti, ama Emine karşı çıkmıştı. “Çocuk yanlış anlar,  yaptığımız iyiliklerin karşılığını beklediğimizi düşünür,” demişti.
Emine İnebolu’da sevilen bir öğretmendi. Dört yıllık öğretmen okullarının son mezunlarındandı. İdealistti, kendini mesleğine adamıştı. “Okuldayken her gün boşuna mı okuduk Öğretmen Marşını biz,” derdi. “Ant içtik, yolumuz Ata’mızın aydınlık yoludur. Biz Mustafa Kemal’in devrimcileriyiz. O’nun devrimlerini korumakla kalmayacağız, ülkemizi çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkaracağız...” Sağlık sorunları çıkmasaydı yaşına bakmadan devam edecekti öğretmenliğe. Yaptıklarının anlatılmasından hoşlanmazdı. Övülüp takdir edildiğinde hemen itiraz ederdi. “Kurtuluş Savaşı’mızdaki Şerife Bacıların fedakârlıklarının yanında bizim yaptıklarımızın lafı mı olur? Onlar bu vatanı yoktan var ettiler, biz onların bıraktığı yerden devam ediyoruz...”
“Ama şimdi sıra öğrencilerinde Emine, sen nasıl ki vatanıma borcumu ödüyorum dediysen, öğrencilerin de senin emeklerinin karşılığını verecekler. Bunda yanlış bir şey yok. Söz konusu olan senin sağlığın...”
“Ben onlara hakkı, hakkaniyeti de öğrettim Muzaffer. Ayrımcılık, adam kayırmak, torpille iş yaptırmak doğru değil...”
“Hastanede olduğumuzu duyunca belki kendiliğinden gelir bulur bizi...”
“Kimin nasıl tepki vereceğini bilemeyiz Muzaffer. Aradan yirmi, yirmi beş yıl geçti. Kızcağızın yardım edemediğini düşün, bize karşı kendini ezik hissedecektir.”
Emine’nin böyle konuşmasının nedenini biliyordu Muzaffer. Birinde komşularının oğlu İnebolu'ya gelmişti. Okul yıllarında evlerinden çıkmayan o çocuk, İnebolu’ya geldiğinde bir kez bile onların kapısını açmamıştı. Emine “Durma üzerinde, bazı insanlar yapılan iyilikleri kaldıramaz, altında ezilirler. Bu nedenle iyilik edenle karşılaşmak istemezler,” demişti. Eşine hak vermişti. “Söylediklerine katılıyorum. Böyleleri eski durumlarını anımsatan her şeyden nefret ederler. Geçmişlerinden kurtulmak isterler. Ama Aysun farklı...” Bu tartışma birkaç gün daha sürdü. Bir ara “Ben Ankara’ya gitmek istemiyorum,” diye tutturdu Emine. Zor ikna etti Muzaffer onu. “Tamam, söz, normal seyrine göre hareket edeceğim,” dedi. Gerekli işlemler yapıldı, Ankara’ya sevk edildi Emine. Akşam, kızı, damadı ve torunları geldiler evlerine. Çoluk çocuk hepsi umutluydu. Emine Öğretmen’in gülen yüzü onlara moral oluyordu. Gözlerindeki sevgi ışıltısı sadece Amerika’daki oğlundan söz açıldığında kararıyordu. Hepsine ayrı ayrı tembihlemişti, “Sakın Ozan’a bir şey söylemeyin. Çocukcağız ta oralardan kalkıp gelir... Duyarsam bağışlamam...”
Ev boşaldıktan sonra Emine yatak odasına çekildi. Muzaffer salonda kalıp yol hazırlıklarını bir kez daha gözden geçirdi. Başını yastığa koyduğunda bile yolculuğu, hastaneyi düşünüyordu. Bir yolunu bulup Doktor Aysun’a ulaşacaktı. Kararlıydı, koca hastanede işlerin tanıdıksız yürümesi çok zordu. Tedavi sürecini şansa bırakamazdı, ne gerekiyorsa yapacaktı. Sabah ezan sesiyle uyanınca usulca yataktan çıktı. Balkonun kapısını açıp ezanı dinledi. Müezzinin sesi etkileyiciydi, çok güzel okuyordu ezanı. Yüreğindeki umudu o an daha derinden hissetti. Fazla oyalanmadan abdestini alıp dışarı çıktı.
Kaymakam Yokuşu’ndaki evinden aşağı doğru yürürken Atatürk’ün kaldığı evin önünden geçerdi. Sokak lambalarının aydınlattığı ev şimdi sessizdi. Atatürk, 1925 yılında, dokuz günlük Kastamonu gezisinin üç gününü İnebolu’da geçirmişti. Ata’nın üç gün kaldığı tek taşra kasabasıydı İnebolu. İnebolulular için büyük bir onurdu bu. Atatürk Kurtuluş Savaşı yıllarında “Gözüm Sakarya’da Dumlupınar’da, kulağım İnebolu’da...” demişti. Ata'nın bu sözlerini her anımsadığında gururlanıyordu.
Atatürk, İnebolu’dayken bir sabah ezan sesiyle uyanır. Müezzinin ezan okuyuşunu çok beğenir. Hatta söylendiğine göre kalkıp camiye gider, namaz kılar. Müftüye “Ben buradayım diye mi böyle özenerek okudu müezzin?” diye sorar. Yine anlatılanlara göre Atatürk, müezzine beş aylık maaşını ikramiye olarak verir. Yahya Paşa Camisine doğru yürürken Muzaffer’in içinin coşkuyla kabarmasında bu anlatılanların da etkisi vardı kuşkusuz...
Ankara’ya geldiklerinin ertesi günü sabah erkenden kalkıp hastanenin yolunu tutmuşlardı. Hastanenin kapısında içeri girdiklerinde Muzaffer’in umudu birden kırılmıştı. Koridorlar ana baba günüydü. Hastane çok kalabalıktı. Gerekli işlemleri yaptırıp beklemeye başlamışlardı. Emine’ye belli etmeden onun yüzüne bakıyordu. Karısının duygularını merak ediyordu. Acaba o da benim gibi mi hissediyor, diye düşünüyordu. Onun üzülmesine, moralinin kırılmasına dayanamazdı. Emine’nin yanında elinden geldiğince dik duruyordu. Her şey yolunda karıcığım, sen merak etme, bu illetten kurtulup döneceğiz. Daha seninle nice yıllar geçireceğiz... Söylemese de hayat arkadaşına hissettiriyordu umudunu.
Koridorda boş buldukları bir oturağa Emine’yi oturttu. “Hasta insanların saatlerce ayakta kalması doğru değil,” diye mırıldandı. “Bana bir şey mi dedin Muzaffer?” diye soran karısına “Hayır!” demekle yetindi. İçi daralıyordu. Etrafındaki insanların konuşmalarına kulak kabartınca morali daha da bozuldu. Tedavinin hemen başlaması zor görünüyordu. Muayene sırası bekleyen önlerinde çok hasta vardı. Öğlenden sonraya bile kalabilirlerdi. Keşke sabah erken kalksalardı. Bir hasta yakınından ameliyat için iki ay sonraya gün alabildiklerini duyunca kararını verdi Muzaffer; ne yapıp edip Aysun’a ulaşacaktı. Emine’ye sezdirmeden bunu nasıl yapacaktı? Aklına ilk gelen bahaneyi uydurdu.
“Emine, ben sıkıştım, tuvalete gideceğim. Daha sıramıza çok var, sen burada bekle, ben gecikmeden gelirim...” Konuşurken karısının gözlerine bakmıyordu. Anında anlardı kocasının bir şeyler çevireceğini. Kaç yıllık kocasıydı onun, anlamaz mıydı?
Emine’nin yanından uzaklaşır uzaklaşmaz hemen Aysun’a telefon etti. “Numaraya ulaşılamıyor” uyarısını duyunca telefonu kapattı. En iyisi gidip odasında yüz yüze görüşmekti. Aysun’un odasını bulmakta zorlanmadı. Odanın kapısı aralıktı. Cesaretini toplayıp yavaşça içeri süzüldü. Odada sekreter kız vardı. Ondan doktorun birazdan geleceğini öğrendi. Sekreter dışarıda beklemesini söyledi. Kalbi heyecanla atıyordu. Az sonra Aysun gelecek, öğretmeninin hastalığını duyunca bir an bile beklemeden aşağı inip Emine’nin ellerine sarılacaktı. “Kolon kanseri de ne, bağırsağın otuz kırk santimlik bir bölümünü alınca hiçbir şeyin kalmayacak öğretmenim,” diyecekti. Emine onu beş yıl okutmuştu. Sadece okulda ders vermemişti, haftanın birkaç günü de eve çağırır, eksiklerini tamamlardı. Kitabını kalemini de alırdı. Aysun yoksul bir ailenin çocuğuydu, çok zekiydi. Elinden tutulduğunda okuyup iyi yerlere geleceğini söylerdi Emine. İlkokuldan sonra da elleri hep Aysun’un üzerinde olmuştu. Lisede, sonrasında fakülteye gittiğinde de desteklemeye devam etmişlerdi onu. Aysun’a burslar ayarlamışlardı. Emine’nin isteyip de başaramayacağı iş mi vardı ki çocukcağıza bir bursu ayarlayamasın?
Ya Aysun bugün odasına gelmezse, ya onunla konuşamazsa, olumsuzlukları düşünmesi bile yetiyordu yüreğinin sıkışmasına. Sonunda gördü Aysun’u, yanındaki kadına bir şeyler anlatıyordu. Kapının önüne geldiklerinde, Aysun da onu gördü. Muzaffer, bakışlarından anladı Aysun’un da onu tanıdığını.
“Aysun, ben Muzaffer Amcan, tanıdın değil mi?” Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi adeta.
“Evet, tanıdım...” Aysun’un sesi soğuktu. Yanındaki kadına döndü. “Siz içeri geçin ben de geliyorum,” dedi.
“Öğretmenin... Emine Öğretmen aşağıda, çok hasta, kanser...” Kelimeler ağzından kopuk kopuk dökülüyordu. Yüreği daralmıştı. Boğazına oturan düğümü çözmek için birkaç kez yutkundu.
“Geçmiş olsun, arkadaşlar gereğini yaparlar, meraklanmayın...”
“Görmeyecek misin?”
“Ben cilt hastalıklarına bakıyorum, kanser benim alanım değil.”
“Belki bir yol gösterirsiniz, hem seni görünce Emine de mutlu olur... Moral...”
“Muzaffer Amca, senin ne istediğini biliyorum, ama ben yapamam, yapmam. Yüzlerce tanıdığım var hangi biriyle ilgilenebilirim. İşlerimiz yoğun. Kusura bakma. Öğretmenime geçmiş olsun dileklerimi ilet.”
“Onun haberi yok seni bulacağımdan, başından beri karşı çıkıyor... Ben bir umut...”
“İçeride hastam var, onu fazla bekletmeyeyim, tekrar geçmiş olsun.”
Kapıyı açıp içeri girdi Doktor Aysun. Muzaffer elinde dosyayla öylece kalakaldı. Gözleri doldu. Ağır adımlarla koridorun başındaki merdivenlere doğru yürüdü. Gözlerinden yaşlar boşalınca boş bulduğu bir oturağa çöktü. Beyni durmuştu. Gözleri dosyanın üzerine düşen gözyaşlarındaydı. Ağlaması durmadan, gözleri kurumadan Emine’nin yanına gidemezdi. Ne söyleyecekti ona? Ne? “Tuvalette kapalı kaldım, çıkamayacağım diye çok korktum, hırsımdan ağladım...” derim diye geçirdi içinden. Koridorda yürüyenler, ağlarken gülen adama şöyle bir bakıp geçiyorlardı. “Ağlanacak halime gülüyorum...”
“Muzaffer Amca, sensin değil mi? Yanılmıyorum...”
Beyaz bir önlüğün içinde esmer bir kadın soran bakışlarla ona bakıyordu. Ayağa kalkarken elinin tersiyle gözlerini sildi.
“Benim, ama sizi tanıyamadım doktor hanım.”
“Aradan çok yıllar geçti. Tanıyamazsınız tabii. Ben banka müdürü Tahir Yücesoy’un kızı Öykü. Emine Öğretmen’in öğrencisiydim. Sizin evden çıkmazdık. Öğretmenimin kurabiyelerini, keklerini çok yedim. Hafta sonları bize kurs verirdi. Sayesinde İstanbul Erkek Lisesini kazanmıştım. Aynı yıl İnebolu'dan ayrılmıştık.”
“Kızım ne yalan söyleyeyim, babanı hatırladım, ama seni çıkaramadım.”
“Sizi ağlarken görünce dikkatli baktım, yoksa ben de tanıyamazdım. Yok, tanırdım, çünkü değişmemişsiniz. Emine Öğretmenim nasıl?”
Soruyu yanıtlayamadı Muzaffer, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Koca adam hıçkırarak ağlıyordu. Doktor Öykü, Muzaffer’in koluna girerek ona daha da sokuldu.
“Lütfen Muzaffer Amca... Öğretmenim burada mı?”
“Evet, kızım, aşağıda, beni bekliyor...”
Susup elindeki dosyayı Doktor Öykü’ye uzattı Muzaffer. Doktor, dosyanın kapağına göz atınca önlüğünün cebinden telefonunu çıkarıp sekreterini aradı.
“Serpil ben on dakika gecikeceğim,” dedi. Sonra Muzaffer’in elinden tuttu. “Hemen öğretmenimin yanına gidelim...”
“Seni işinden alıkoymayalım...”
“Bir arkadaşımın yanına uğrayacaktım, sonra da görürüm onu, önemli değil.”
Muzaffer merdivenleri uçarak iniyordu, kuşlar kadar hafifti. Az önce katılarak ağlayan o değildi sanki. Yüzünde güller açıyordu. Öykü’yü durdurmak, ona sıkıca sarılmak istiyordu.
“Seni görünce çok sevinecek öğretmenin...”
“Ya ben Muzaffer Amca... Merak etme, bölüm başkanımız alanında Türkiye’nin sayılı doktorlarındandır...”
“Senin bölümün ne?”
“Onkoloji...”
‘İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş’ atasözünün anlamı buymuş meğer, diye düşündü Muzaffer.
Emine Öğretmen aynı yerindeydi. Bir kadınla konuşuyordu. Muzaffer’le Öykü yanlarına gelene kadar onları fark etmedi. Öykü gelip önünde durdu.
“Öğretmenim!”
Emine başını kaldırıp dikkatlice baktı karşısında duran genç kadına. Yavaşça ayağa kalktı.
“Öykü Yücesoy...”
“Biliyordum hatırlayacağınızı öğretmenim...”
“Unutur muyum benim çalışkan kızımı...”
Koridorda herkes başını çevirmiş özlemle kucaklaşan iki kadına bakıyordu...
                           26.02.2018 / Kdz. Ereğli

12 Şubat 2018 Pazartesi


SİMİT ARABASI

İri yarı cüssesiyle, yolun kenarındaki duvarın üzerine tavuk gibi tünemişti. Yoldan gelip geçenler ona yaklaşınca, ürküntü içinde bir iki adım kenara çekilerek yollarına devam ediyorlardı. Çoğu, ağlayan bu adamdan tarafa bile bakmıyordu. Bakanlar da ilgisiz görünmeye çalışıyordu. Boyu bir seksene yakındı. Otuzlu yaşların başındaydı. Üşümemek için arada bir boynunu kısıp başını ceketinin içine çekiyordu. Ağlarken öne arkaya sallanıyordu. Yılmaz Güney’in filmlerindeki boynu bükük yoksul karakterlerden biri capcanlı orada duruyordu sanki...
Çok sevdiği görkemli Ağrı Dağı’nı bırakıp yollara düşeli daha yedi ay olmuştu. Ağrı Dağı’nın eteklerinde büyümüştü. Ha Ağrı Dağı’nın etekleri, ha anasının al basmalı eteği, onun için ikisi de birdi. Gecenin en koyu karanlığında bile kendini güvende hissediyordu dağda. Bir insan için bundan daha değerli ne olabilirdi? Küçücük dünyasında özgürdü, mutluydu. Öyle çok parada pulda da gözü yoktu. Dört çocuğu ve çok sevdiği karısı onun en büyük zenginliğiydi. Çok şükür işleri yolundaydı. Dağlarına huzur gelmişti, barış gelmişti, elbette işleri de iyiye gidecekti. Ona ekmeğini bu dağlar veriyordu. Bildiği tek iş çobanlıktı. Devlet, büyüklüğünü göstermiş, şefkatli elini uzatmıştı buralara. Dağdaki gençler artık silahsız gezmeye başlamışlardı Ağrı Dağı’nın eteklerinde. Onun politikadan, siyasi konuşmalardan, olup bitenlerden bir şey anladığı yoktu. Sorduklarında; ben hayvanlarımı bilirim, çocuklarımı bilirim diyordu. Particilik işleri ona göre değildi, seçimden seçime kullandığı bir oyu vardı sadece. Son seçimlerde bu kez oyunu gençlerin partisine vermişti. Kürtler ayrılıp kendi devletlerini kuracaklar diye sözler dolanıyordu ortalıklarda. Ama o, bugüne değin arkadaşlarından, yakınlarından böyle bir laf işitmemişti. Hem nasıl ayrılacaklardı? Akrabalarının büyük çoğunluğu İstanbul, İzmir, Mersin gibi büyük kentlerde yaşıyordu.
“Dilimize karışmasınlar, yeter bize Ferat,” demişti rehberlik yapan arkadaşı İbrahim. “Devlet hepimizin, bak bizim parti de mecliste. Artık huzurumuzu kimse bozamaz...” İbrahim anlattıkça içi sevinçle kabarıyordu. Çok hoş konuşuyordu İbrahim. Ne de olsa rehberdi, her yaz yüzlerce turisti zirveye çıkarıyordu. İbrahim zirveye çıkardığı dağcılarla konuşuyor, radyolardan, televizyonlardan duyamadığı bilgileri öğreniyordu onlardan. Sağ olsun, bildiklerini gelip ona da anlatıyordu.
Ağustos ayının başıydı. Radyoda haberleri dinlerken Ağrı Dağı’nın güvenlik bölgesi ilan edildiğini öğrendi. Ertesi günün sabahı; operasyonlar yapılacağı için, en kısa zamanda dağı boşaltın, diye jandarmadan haber geldi. Şaşırmış, ne yapacağını bilememişti. Bu mevsimde sürüyü ovaya indiremezdi. Telefonla sürü sahipleriyle konuşmuş, onlardan talimat beklemeye başlamıştı. Bir umut; çobanların dağda kalmalarına izin verirlerdi belki. Turist kafilelerinin geri döndüklerini gördüğünde midesine ağrılar saplanmıştı. Kafilenin başında yürürken durup onunla konuşmuştu İbrahim. “Ferat bitti, dönüyoruz,” demişti ağlamaklı sesle. “Ben ne yaparım İbo? Çoluk çocuk aç kalırız,” diye sızlanınca İbrahim de ondan geri kalmamıştı: “Ben ne yapacağım Ferat? On iki tırmanış için anlaşmıştım, ancak altısını yapabildim. Bende var altı çocuk...”
Haberi aldığı günün gecesini ağılların yanındaki çadırda geçirmişti. Karısı, çocukları endişeli gözlerle ona bakmışlardı. Çocukların üzgün hallerine fazla dayanamamış, kendini çadırdan dışarı atmıştı. Sabaha kadar gözüne uyku girmemişti. Gün ağardığında hayvanları ağıldan çıkarmamıştı. Devlete karşı gelecek değildi, mecburen ineceklerdi kasabaya. Ağrı Dağı’nın eteklerine gün düştüğünde bir kayanın üzerine çıkmış şimdiki gibi oturmuştu. Aç karnına sigarasını tüttürürken hâlâ ışıkları parıldayan kasabasına bakmıştı uzun uzun. Birkaç güne yasak kalkar döneriz diye umutlanıyordu. Gözlerini burada açmıştı, dağlar onun meskeniydi. Kasabaya indiğinde fazla kalamaz hemen dönerdi. Şehrin pis kokusunu soluyacağıma dağımın kekik kokusunu çekerim içime doyasıya diyordu. Koca bir ağaç gibi dağın eteklerine kök saldığına inanıyordu. Yanılmıştı. Söküp çıkarmışlardı onu çok sevdiği toprağından. Savurup atmışlardı düze...
Aradan günler, aylar geçti, çatışmalar gün geçtikçe şiddetleniyordu. Olayların durulacağı yoktu, dağa dönme umudunu yitirince arayışlara girdi. Sağa sola telefonlar etti, iş aradı. Sonunda iyi haber geldi. Başka bir kasabada yaşayan askerlik arkadaşıyla konuşmuş, iş bulabilir miyim diye sormuştu. Askerlik arkadaşı kan kardeşiydi. Hemen gelin demişti. Belediyeye temizlik işçisi alınacakmış. Belediye başkanı kendi partilerindenmiş. Yani işe alınması mesele değilmiş. Birkaç ufak tefek eşya, iki yatak dengiyle varmışlardı arkadaşının yanına. Gittiklerinde iki göz evleri de hazırdı. Hemen yerleştiler. Bir haftaya kalmaz işe koyarlar seni, demişti kan kardeşi. Aradan bir hafta geçti, ses çıkmadı; ikinci, üçüncü hafta derken sabırsızlanmaya başladı Ferat. Çobanlıktan biriktirdiği üç beş kuruşu harcayıp bitirmek istemiyordu.
“Bu aralar işler karışık, belediye zorda, ortam düzelene kadar bekleyeceğiz Ferat,” demişti arkadaşı. “Bizim buralara da operasyon yapılacakmış...”
Operasyon lafı bile yetmişti Ferat’a. Peşini bırakmak niyetinde değildi demek ki! Bize yine yol göründü, dedi karısına. Karısı gitmek istemedi, kalmaktan yanaydı. Nasılsa geçecekti bu günler. Pek geçeceğe de benzemiyordu ama. Kasabanın gençleri yollara çukurlar açıyordu. Operasyona karşı direneceklerini, söylüyorlardı. Hayır, kalamazdı, ona göre değildi bu işler. Bugüne kadar hep uzak durmuştu, yine duracaktı. Arkadaşıyla konuştu gideceklerini. Zorla tutacak değillerdi ya, bırakacaklardı tabii. Bu sefer büyük kentte deneyecekti şansını. Boğulacaksan büyük denizde boğul sözünü boşuna dememişlerdi. Koca memlekette milyonlarca Suriyeli barınıyordu, onlara mı sığınacakları bir köşe yoktu? Amcasının oğlunu aramış, konuşmuştu. Hatta yapacağı işi bile kararlaştırmışlardı.
Bir hafta içinde dediğini yaptı. Büyük denizi olan kocaman bir şehre geldiler. Ayrıldıkları kasabada sokağa çıkma yasağının ilan edildiğini öğrendiğinde Ferat’ın yüzünün rengi gitti. İyi ki erken davranıp da ayrıldık kasabadan diye sevinirken, diğer yandan kan kardeşine üzülüyordu. İki gündür telefonla arıyordu kan kardeşini, her seferinde ulaşılamıyor uyarısını duyuyordu. Birkaç gün gecikselerdi ne yaparlardı orada? İlk defa işleri rast gitmişti. Bu iyiye işaretti, talih onların da yüzüne gülmüştü. Amcaoğlunun mahallesinde güzel bir ev bulmuşlardı. Sırada işini yoluna koymak kalıyordu. Onu da halletti kısa sürede. Amcasının oğlu küçük bir el arabasıyla simit satıyordu. Şehirde güzel bir köşe tutmuştu. İşi tıkırındaydı, iyi para kazanıyordu. Ferat için tek sorun arabasını koyacağı yerdi. İş yapacak uygun yer bulmak çok zordu. Ama o umutsuz değildi. Koca şehirde bir onun arabasına mı yer bulunamayacaktı?
Üç gün yürüdü şehirde, adım atmadığı cadde, sokak kalmadı. Sonunda güzel bir yeri kestirdi gözüne. Tam köşe başıydı, hemen otuz metre ötesinde büyük bir lise binasının çıkış kapısı vardı. Ayrıca resmi bir kurumun beş katlı binası da aynı yol üzerindeydi. İşe çıkmadan bir gün önce gelip arabasını yerleştireceği yeri düzenledi. Amcaoğlu yaya yolunu kapatmamaya dikkat et demişti. En küçük bir aksilik çıksın istemiyordu. Son parasını arabaya harcamıştı, bir an önce para kazanmaya başlamalıydı.
On gün işleri yolunda gitti. Kazancı yerindeydi. İşi yorucu da değildi. Sattığı simitleri kâğıda sarıp veriyordu. Simidi eldivenli eliyle tutuyordu. Hijyen çok önemli demişti amcaoğlu. Büyük şehir başkaydı, her gün yeni şeyler öğreniyordu. Kısa sürede hijyeni de belleğine almıştı. Yavaş yavaş alışıyordu gurbete. Tek derdi sürekli ayakta dikilmesiydi. Sonunda onun da çaresini buldu, plastikten küçük bir tabure edindi. Akşama eve giderken eli öteberiyle doluyordu. Bir dahaki yıl çocukları okula yazdıracaktı. Kazancı çocukların okul masrafına da yeterdi. Gerekirse akşamları ek iş de yapardı. Yaza doğru günler uzayacaktı nasılsa. Sofranın başında aynı tasa kaşık daldırırken verdi müjdeyi çocuklarına. Çocuklar sevinçle havaya fırladılar. Ağabeylerinin ve ablasının sevindiğini gören küçük Hüseyin de babasının boynuna atılıp “Beni de gönder baba, beni de gönder!” diye yalvarmaya başladı. O gece evde tam bir bayram havası esmişti. Büyük şehirdeki okullarda okuyan çocukların üniversiteye gidebileceklerine inanıyordu. Gurbetteki akrabalarından biliyordu bunu. Ah bir de hasretlik çekmeseydi! Dağlarının kekik kokuları burnunda tüttüğünde derinden bir iç çekiyordu... Ama çocukların okuyup büyük adamlar olması için zorluklara da hasretliklere de katlanacaktı. Ve inanıyordu, kötü giden talihini bir gün yeneceğine. O günler çoktan gelmişti!
İnanmak yetmiyordu ama! Nazar mı değmişti, birilerinin gözü mü kalmıştı mutluluklarında? Ne zaman her şey yolunda gidiyor dese başına gelmedik bela kalmıyordu. Nerden bilecekti büyük şehirde ulu orta konuşmanın yanlış olduğunu. İnsanlarla konuşmaya, yakınlık kurmaya can atıyordu. Özellikle de hemşerileriyle tanışmak istiyordu. Okulda bir grup öğrenci vardı. Konuşmalarından anlamıştı memleketlileri olduğunu. Sorular soruyordu gençlere. Nerelisin, baban ne iş yapar, ne zaman geldiniz buraya, bizim oralardan tanıdığınız komşularınız var mı? Buna benzer sorular sormanın neresi yanlıştı?
Lise sona giden dört öğrenci Ferat’tan kuşkulanmışlar. Kesin ajandır, sivil polistir diye düşünmüşler. Aralarında tartışmışlar, son günlerde okullarının önünden ayrılmayan ajandan kurtulmaya karar vermişler.
Simitlerini bitirmiş evinin yolunu tutmuştu. Keyfi yerindeydi. Neye uğradığını şaşırmıştı. Birden üzerine okulun gençleri çullanmış, sopalarla vurmaya başlamışlardı. Arabasına bir şey olacak diye aklı gitmişti. Yere düştüğünde bile gözü ekmek teknesindeydi. Yerde hareketsiz kalana kadar devam etmişlerdi vurmaya Ferat’a. Kıpırdamadığını görünce öylece bırakıp kaçmıştı gençler. Yoldan geçenlerin yardımıyla hastaneye kaldırılmıştı. Hastane polisinin raporuyla dayakçılar hakkında işlem yapılmıştı. Mobesa kayıtlarının incelenmesiyle de gençlerin hepsi yakalanmıştı.
Olayın aslı astarı anlaşıldıktan sonra Ferat gençlerden şikâyetçi olmamıştı. Şikâyet etse eline ne geçecekti ki! Zaten çocukların okullarından geri kalmalarına gönlü de razı gelmezdi. Hepsi hemşerisi sayılırdı, yabancı değillerdi. Hem dayağı çoktan unutmuştu. Ekmeğiyle oynamasınlar ona yeterdi. Aklı fikri işindeydi. Arabası sapasağlam onu bekliyordu. Bir gün bile oyalanamaz, arabasının yerini boş bırakamazdı. O güzelim köşeyi başkaları kapar diye kaygılanıyordu.
Sabah arabasına simitleri doldurmuş köşedeki yerini çoktan almıştı. Aradan bir saat geçmemişti ki zabıta memurları birden bitivermişlerdi oracıkta. Daha ne yapıyorsunuz demeye kalmadan, bir anda simit arabası kamyonete yüklenmişti. “Burada izinsiz simit satmak yasak, bilmiyor musun?” Bilmiyordu. Yalvar yakar oldu, ayaklarına kapandı, kimseye dinletemedi. “Arabaya el koyduk!”
Arabaya el koymak, ne demekti? Bir türlü anlam veremiyordu. Amcaoğlunu aradı, ona anlattı. “Ferat arabayı vermezler, kırıp hurdaya atmışlardır...” Ben şimdi ne yapacağım? Aç açıkta kalacağız. Bu kış gününde nereye gideceğiz? Denizden öteye yol mu var?
Koca adam tünediği duvarın üstünde hıçkırıklar içinde ağlarken koca cüssesi durmadan öne arkaya sallanıyordu...   
                                                                    09.02.2018





5 Şubat 2018 Pazartesi

AKILLI TAHTA SAÇMALIĞI
(Yazmak Boynumun Borcu -1-)

        Öğretmenlik mesleğine 1976-1977 öğretim yılında başladım. Tam kırk yıl sonra 2016-2017 öğretim yılının sonunda çok sevdiğim mesleğimi bıraktım. Aslında 2007 yılında emekliye ayrılmıştım. Sekiz yıl aradan sonra Bodrum’da özel bir okulda yeniden döndüm mesleğime. İki yıl çalıştıktan sonra bazı nedenlerden dolayı emekliye ayrıldım.
        Ayrılma nedenlerinden biri de eğitim sisteminin geldiği noktaydı. Uzun yıllar dördüncü ve beşinci sınıfların matematik dersine girdim. Matematik eğitimi 10-12 yaşları arasındaki çocuklar için hayati öneme sahiptir. Düşüncede somuttan soyuta geçişin yaşandığı yaş dilimidir bu yıllar. Bu yıllardaki matematik eğitiminin çocuğun gelecekteki öğrencilik yıllarını ve hayatını etkileyeceği açıktır. Matematiğin asıl amacı çocuğa matematiksel düşünme becerisini kazandırmaktır. Yani kısaca düşünebilmeyi öğretmektir. Sokrates’in dediği gibi “Öğrencilere bir şey öğretmek yerine, onların düşünmelerini sağlamalıyız. Çünkü düşünmeye başladıklarında zaten kendi çabalarıyla öğrenirler. Ve bir çaba sonucu öğrenilen bilgi, en kalıcı bilgidir, asla silinmez.”
         Çocuğa düşünebilmeyi nasıl öğreteceğiz? Matematik ders programının bu soruya yanıt verecek şeklide hazırlanması gerekiyor. Mesleğe başladığım yıllarda -öncesinde ve sonrasında da- ders programı bir sistem içeriyordu. Öğretmenin niteliğinden daha çok bu program belirleyici oluyordu. Bu programı başından sonuna kadar uygulayan öğretmen sene sonu geldiğinde mutlaka sonuç alıyordu. Küçük yaştan itibaren sistematik düşünebilme becerisi kazanan çocuk, doğal olarak bu özelliğini hayatı boyunca kullanacaktır.
        Sözünü ettiğim yıllarda matematik dersinin öğrencilere ağır geldiği söylenirdi. Sınavlar nedeniyle çocuklara çok yüklenildiğinden şikâyet edilirdi. Bir uygulayıcı olarak okuttuğum çocukların çok büyük kısmında söylenilen sıkıntılara tanık olmadım. Meslek hayatım boyunca, altı binden fazla öğrenciye eğitim verdim. Öğrencilerimin neredeyse tamamı matematik dersini severek bir üst sınıflara geçtiler.
        Matematik konuları kümelerle başlardı. (Şimdi kaldırılmış, liseye kaydırılmış.) Daha sonra doğal sayılara geçilir, sonra sırasıyla kesirler ve ondalık sayılar verilirdi. Bilgiler mutlaka problemlerle desteklenirdi. Geometride ise ölçüsel olmayan geometriyle başlayan konular, düzlemsel şekillerle devam ederdi. Prizmaların alanları ve hacimleri de öğretilirdi. Özellikle küme ve geometrideki alan problemleri başta sözünü ettiğim somuttan soyuta geçişin anahtar konularıydı.
         Kümeler konusu neden kaldırıldı diye sorduğumda aldığım yanıt şu oldu: “Çocuklara soyut geliyor, onların anlama yeteneklerine uygun değil.” Alabildiğine öznel bir söylem. Tecrübelerim hiç de böyle demiyor. Bugünkü müfredatta birçok konuda kümesel terim kullanılıyor. Çocuğa kümeler öğretilmiyor ama terimleri verilmek zorunda kalınıyor. Saçmalık değil mi? Zaten amaç soyut düşünebilmeyi öğretmektir...
          Eskiden EKOK ve EBOB problemleri vardı. Kesirlerde havuz problemleri mutlaka olurdu. Kesirlerde toplama ve çıkarma öğretirken ya da çarpma bölmeyi verirken elbette öğrencinin EKOK ve EBOB bilmesi gerekecektir. Konunun özüne inilmez, ezbere öğretilirse, biricisi çocuğa zor gelecektir, ikincisi de düşünebilme becerisi gelişmeyecektir. Yani matematik dersi amacından sapacaktır. Havuz problemleriyle dalga geçilir. “Yukarıdan doluyor, aşağıdan boşalıyor, bu havuzlar bir türlü dolmuyor!” Konuya ezber yönünden bakan bu kişilere ne söyleseniz boş! Amaç problemi çözmek değil, problemin nasıl çözüldüğüne kafa yormaktır...
         Kesirler ya da ondalık sayılar, bildiğimiz doğal sayılardan farklı değildir; adı üstünde sayı... 18 hangi sayının 6 katıdır demekle, 3/5 hangi sayının 4/7 katıdır demek aynı şeydir. Çözüm yolları değişmez yani. Havuz problemleri de, yol-hız problemleri de aynı kolaylıkla çözülebilir. Yeter ki öğrenciye düşünebilme becerisi kazandırılsın.
         Bugünkü eğitim sisteminde öğretmenlerin ve öğrencilerin temel sorunlarından biri de çarpım tablosu. Çarpım tablosu ezberletilmeyecek, ritmik saymalarla çocuk kendiliğinden öğrenecekmiş. Bu söylem insanın kulağına ne kadar da hoş geliyor değil mi?  Sanki bizim öğretmenlerimiz öğrencilerine çarpmayı öğretirken başka yol izlediler. Eskiden de çarpma ritmik saymayla öğretilirdi. Çocuklar çarpmayı kavradıktan sonra ezbere geçerlerdi. Şimdiki sistemde çocuk çarpım tablosunu ezbere bilmediğinden en basit problemde bile parmak saymak zorunda kalıyor. Çarpma amaç değil araçtır, bunu anlamadıklarından dolayı böyle orjinal(!) öğrenme yolları icat ediyorlar!
          Bugünkü müfredatta geometri konuları da evlere şenlik! Dördüncü, beşinci sınıfta doğru dürüst ne çevre ne de alan hesapları öğretiliyor. Üçgen ve daireye ise yok denecek kadar yer veriliyor. Oysa geometri tam da bu yaşlarda zevkle öğrenilir. Son iki yıl çalıştığım kurumda yirmi yıl öncesinde nasıl anlatıyorsam öyle anlattım konuları. Zor kolay demeden her türlü soruyu sordum. Öğrencilerim hiç de sıkıntı çekmediler. Zorlayıcı hiçbir nedenleri olmadığı halde derslerime de zevkle katıldılar. Öğrencilerimle birlikte dolu dolu iki yıl yaşadık. Yeniden mesleğe dönmeme neden olan yöneticilerim bana özgürlük tanımışlardı, ben de bunu en iyi şekilde değerlendirdim. Onlar okuldan ayrılmak zorunda kaldıklarında bana da yol görünmüştü... Bana yöneltilen soruların başında, “Senin gibi bir öğretmeni neden çalıştırmıyorlar?” gelmekte. Sanırım bu soruyu da yanıtlamış oldum...
          Bu iki yıl içinde hiç mi sıkıntı yaşamadım? Elbette sıkıntılarım oldu. Birinci sıkıntım “akıllı tahta”, ikincisi de “akıllı defter”di. Sınıfın tam orta yerinde akıllı tahtalar, yanlarda da bildiğimiz klasik tahtalar vardı. Akıllı tahtayı az kullandığımı söylemeliyim. Önce kullanmakta zorlandım, önyargılı olmayayım diyerek kullanmayı öğrendim, ama verim alamadığımı görünce vazgeçtim. Kenarlara sıkıştırılmış küçük tahtalarla idare ettim. Tahtanın başında bir uçtan diğer uca koşturmak kolay değildi. Akıllı matematik defterlerin sadece sorular kısmını kullandım, ayrıca bildiğimiz kareli defter aldırdım öğrencilerime. Beşinci sınıfa gelmiş öğrencilerin defter kullanamadıklarını görünce çok şaşırmıştım. Soruyu sayfaya yazmakta sıkıntı çeken bir öğrenci problemi nasıl çözebilir?
         Bir makale okumuştum, Amerika’daki Silikon Vadisi’nin birçok önde gelen üyesi (Bill Gates ve Stave Jobs dâhil) çocuklarını akıllı telefon, akıllı tablet vb. araçlardan uzak tutuyorlarmış. Çocuklarının okullarında ise bizim bildiğimiz kara tahtalar, tebeşir ve kâğıt kalem kullanılıyormuş. Akıllı tahta vb. teknolojiyi üretip dünya ülkelerine pazarlayan bu şahısların kendi çocuklarının okullarında akıllı tahta kullanmamaları dikkat çekici değil mi? Böyle davranmalarının en önemli nedeni öğrenme aşamasında kullanılan teknolojik araçların çocukta yaratıcılığın gelişimini engellemesidir.
         Teknolojiye karşı değilim, ama okullarda bu şekilde kullanılmasına doğru bulmuyorum. Gelişim çağındaki çocuklar için yarardan çok zararı var. Ülkemizde akıllı tahtalar, akıllı defterlerle destekleniyor. Akıllı tahtaya uyumlu defter kullanmak bir maharetmiş gibi sunuluyor. Bir akıllı defterin kapağında şöyle reklam sloganları gördüm: “Not tutmakla uğraşıp zaman kaçırma!” “Not almayı en aza indirerek derse olan ilgiyi ve motivasyonu artırır.” “Öğrencinin ders işleme sürecine daha aktif katılımını artırarak...” “Öğrenciye bırakılan boşluklar ile öğretmenin daha verimli ders işlemesini sağlar.” Bunların tamamı yanlış, deneyimlerim tam tersini söylüyor. Öğrencilerin işitsel ve görsel öğrenmede sıkıntılar yaşadığını gördüm. Akıllı tahta ve akıllı defter uygulaması olan okullarda aynı sıkıntıların yaşandığını düşünüyorum. Şunu da açıkça belirtmek istiyorum, benim ilgi alanın 10-12 yaş arası çocuklardır. Gözlemlerim de onlarla ilgilidir.
         Özel okullarda -hatta devlet okullarında- teknolojik araç gereç kullanılarak kaliteli eğitim verildiği sanılıyor ve bu doğrultuda reklam yapılıyor. Eğitim sistemimizdeki sorunların temel nedenlerinden birinin bu anlayışın olduğuna inanıyorum. Müfredatta yanlış, istenmeyen bilgi ve konulara yer verilmesi elbette üzücüdür. Bunlara bakarak eğitimin geri gittiğine karar veriliyor. Asıl vahim olanı çocuğa düşünebilme becerisi kazandıracak matematik müfredatının uygulanmamasıdır. Çocuk düşünebilmeyi içselleştirdiğinde bilimsel düşünceyi de öğrenecektir. Okullardan matematik dersini kaldırmakla eş değerdedir müfredatın bu hali...
        Özel okullarla ilgili de yazmam gereken önemli tespitlerim var. Şimdilik onlara değinmeyeceğim. Çünkü çok farklı bir konu, ama en az eğitim sistemi kadar önemli. Özel okul sahipleri ya da kurucuların eğitime patron gözüyle baktığı yerde elbette çok büyük sorunlar yaşanacaktır. Bunları da “Yazmak Boynumun Borcu (2)” de anlatacağım...
                                                (31.01.2018 / FerhanTopçu)





4 Ocak 2018 Perşembe


AŞK OLSUN
 “Aşk Olsun” kitabınızı keyifle ve merakla okudum yine. Bu güzel eser için sizi kutluyorum Ferhan Bey. Artık öğretmenim diyemeyeceğim çünkü karşımda bir yazar var!

Kitabın kurgusu, Şifre Gizli 17’ye göre daha farklıydı ve Şifre Gizli 17’nin kurgusunu daha çok beğendiğimi itiraf etmeliyim. Ama her iki kitaptaki karakterler benim için ayrıca bir önem arz ediyor; tanımadığım bir kuşağın, tanımadığım bir yüzünün insanları. Yani belki etrafımızda çokça olan anne ve babalar… ama içlerini, geçmişlerini bilmediğimiz anne ve babalar… Benim ailemin politik bir geçmişi olmadığı için de ayrıca uzak olduğum insanlar. Ve ben onları anlatan hiç kitap okumamışım maalesef bu nedenle kitaplarınızın öncelikle bu anlamda bana katkısı oldu. Benim gibi bir kısım okur 70 ya da 80 olaylarını daha ziyade o yıllarda ölenlerin hikayelerinin anlatıldığı kahramanlık öykülerinden okumuşuz ama o dönemlerin bir de farklı bir yolda direnişini sürdürenleri ya da sürdüremeyenleri var, onlar anlatılmamış mı ya da anlatılmış da benim gibiler mi rağbet etmemiş bilmiyorum. Benim eksikliğim sanırım. Bu eksikliğimi giderebilmiş olduğumu düşünüyorum eserlerinizle. Ama bu eksiklik Türk edebiyatının eksikliği ise bence kitaplarınız daha çok fark edilmeli ve daha çok insana ulaşmalı diye düşünüyorum.

Kurgusal olarak olayların bir kadın dilinden anlatılıyor olması bir risk değil mi? Öncelikle bu cesaretiniz kutlanmalı Ferhan Bey. Bu durum benim açımdan Gülümser’e inanmamı zorlaştırdı. Kitabın yazarının erkek olduğunu biliyor olmak Gülümser’in cümlelerinin gerçekten kadın cümleleri olduğunu düşünmeme engel oldu kimi zaman. Zülfü Livaneli’nin Serenadı’nda da biliyorsunuzdur mutlaka kadın anlatıyor yaşadıklarını. O kitapta, kadının anlattığına daha çok inanmıştım. Eee, Zülfü Livaneli de erkek, şimdi oldu mu? dedim kendi kendime. Bu nedenle çıkardığım sonuç; ben Gülümser gibi bir kadını hiç tanımamışım ve onun nasıl konuşacağını kendini nasıl ifade edeceğini bilmiyorum kafamda hemen bir tip canlanmıyor ve bu nedenlerle okuma esnasında kitabın aslında bir erkek tarafından yazıldığı gerçeği daha çok aklıma geliyor. Kitabın sonlarına doğru artık şüphem kalmamıştı; Gülümser bir kadındı. J Kitabı ikinci kez okuyabilirsem eğer bu anlamda daha rahat okuyacağıma eminim.

Kitaplarınızın entelektüel seviyesi fark ediliyor yani yazar ne kadar da çok şey biliyor ne kadar da çok şeyden, kitaplardan kişilerden bahsediyor dedirtiyor insana. Böyle anlatımları kimi zaman didaktik bulsam da , tembel olmayan bir okurun hemen arkasından merak edip yeni kitaplar edinmesi mümkün, bu anlamda çok güzel. Ben biraz tembelim ama buna rağmen Wilhelm Reich okumayı kafaya koydum mesela. Sıra geldiği gibi okuyacağım. 

Ve annesi Artvin Borçkalı olan benim için oraların anlatılması o kadar… o kadar güzel ki, annem hep oralara gitmek isterdi, kızım büyüdüğünde onu da alıp annem için gezeceğim oraları, kitabınız da hevesimi artırdı. Pamuk Nine karakteri zaten çok merak uyandıran, keyif veren bir karakter ancak ben teyzeye bayıldım, onunla yaşadıkları daha gerçekçi ve daha samimi geldi bana.

Çok uzattım farkındayım…daha da yazabilirim ama... az kaldı Gülümser’in ruhunun titreşimlerine kulak vermemesi ve heyecanlarını, tazelenmesini bir kenara bırakıp kocasına dönmesi, Metin’in ise karısı yokken başka bir kadınla birlikte olması ve Gülümser’in karşılaştığı tablo aslında arzu etmediğim bir kurguydu. Hikayenin oraya doğru gittiğini fark ettiğimde “ hayır bu olmamalı, Gülümser’in hikayesi bu olmamalı” dedim, 'sıradan' bir kurgu olduğunu düşündüm ve yazara kızdım J Ama duygularım soğuduğunda dedim ki “ne bekliyorsun ki işte tam da olgun(!) bir kadın… devrimci bir ruhunun daha da önemlisi aşık bir ruhunun olması gerçekliği değiştiremiyor, gerçekliğimiz bu işte, erkek, kadının küçük memelerini sevdiğini söylüyor ama biriyle yatmaya karar verdiyse onun büyük memeli olmasını tercih ediyor! hayat bu… gerçek bu… sıradan… olağan… hayatın kendi kurgusu bu! yazar bunu en sade haliyle vermek için bu kurguyu tercih etmiş olmalı” dedim, yine kendi kendime J

Sevgili Ferhan Bey, naçizane düşüncelerim bunlar. Umarım haddimi aşmamışımdır, lafı uzattım kusura bakmayın. Eminin övgü dolu cümleler çok duymuşsunuzdur. Ben de kısaca çok beğendiğimi söyleyebilirdim ama gevezelik işte… kısaca ayrıntılara girdim haddim olmayarak. Üzerine yazılacak, konuşulacak eserler yapmak büyük bir onur olmalı! Kitap yazmak bence çok büyük bir iş, içerisinde bilgiler verebilmek öğretici ve etkileyici olmak da ayrıca bir meziyet. Sizi kutluyorum. Bizi bugünlerin efkarından, hüznünden kurtaracak, umut dolu bir roman daha bekliyoruz sizden J 

sevgiler… (09.06.2014)  

(Önceleri okuyucum şimdilerde okurum Sedef Meral'in Aşk Olsun değerlendirmesi) 
      
      

20 Aralık 2017 Çarşamba

BENİM ADIM GEZİ
 
Son romanım için bilgi toplamak amacıyla üç gündür Ankara’daydım. Zor bir işe soyunmuştum. Zaman ve mekânın iç içe geçtiği, 1960’tan 2011 yılına kadarki süreci anlatıyorum romanımda. Günde ortalama en az dört beş saat yürüyordum. Aralık ayında Ankara’nın soğuğunu da hesaba katınca bana hak verirsiniz sanırım. Gerçi şansıma hava birkaç gündür hep güneşliydi.
Yıllardır Ankara’ya gidip gelirim, ama bir kez bile Ankara Kalesi’ni gezmemiştim. Son günümde Ulus’ta dolanırken, hazır buraya kadar gelmişken kaleyi de göreyim dedim. Bölgedeki değişimler hemen göze çarpıyor. Kalenin alt kısmındaki genelevler ve gecekondular kaldırılmış. O bölgede bir cami ve hemen yanında küçük bir tuvalet kalmış sadece. Tek tük gecekondu kalıntılarını saymasak, kalenin hemen karşı tarafındaki yamaçlarda da temizlik yapılmış.
Bir ara daracık sokaklarda kaybolur gibi oldum. Yolumu kısaltayım dedikçe iyice çıkmaza giriyordum. Yanlış yola saptığımı anladığımda çok geçti. Kalenin arka kısmına düşen bir mahalledeydim. Hırslanmıştım, geriye dönmeden yürümeye devam ettim. Yol beni nereye çıkarırsa oraya kadar gidecektim. “Bu da bana ceza olsun!” diyordum içimden. Daracık bir sokaktan geçerken yirmili yaşlarında bir gençle karşılaştım. Düzgün giyimli temiz yüzlü yakışıklıca bir gençti. Çevresinde bir sürü kedi köpek vardı. Hayvanları besliyordu. Görüntü çok hoştu, telefonumu çıkarıp birkaç poz çektim. Kediler, köpekler ve bir genç; onları tamamlayan eski Ankara evleri... Güzel bir kare yakaladığım için seviniyordum. Telefonumu cebime koymak üzereyken o genç yolumu keserek önüme geçti.
“Doğru söyleyin, neden çektiniz?”
“Bulduk belayı!” dedim içimden. Bilmediğim, ilk kez geldiğim bir yer; hırlısı hırsızı, tinercisi uyuşturucusu, kim bilir kimdi? İnsanın aklına bin bir türlü şey geliyor. Böyle anlarda karşımdakinin niyetini anlamak için gözlerine bakarım. Gencin gülümsediğini görünce rahatladım.
“Ben bir yazarım, yeni romanım için bilgi topluyorum.”
“Çok güzel, beni de yaz öyleyse abicim.”
Yazmak öyle kolay mı? Yazabilirim demek içimden gelmedi. Yalan söyleyecekmişim gibi bir duyguya kapıldım. Yazmaya kalkışsam, onun hakkında ne yazabilirdim ki? Söz verip de sözünü tutmamak... Böyle bir duyguya kapılmak komiğime gitti. Ben yalan söylemesini hiç beceremem, buna beyaz yalanlar da dâhildir. En kötü koşulda susmayı yeğlerim...
“Elbette yazarım. Seni mi kıracağım. Hayvan sever bir genci yazmayacağım da kimi yazacağım.” Konuşurken bir yandan da ne yazabilirim diye düşünmeye başlamıştım bile. Gecekonduda yaşayan yoksul bir gencin sokak hayvanlarına gösterdiği merhamet... Biliyorum, basit ve bilindik bir konu, ne yapayım aklıma başka bir şey gelmiyordu.
“Saygılar sunuyorum değerli abicim.”
“Abicim” derken çok hoştu. Sürekli gülümsüyordu. Yeşil yeşil ışıldayan çok güzel gözleri vardı. Kızlar onu kesin mega star Tarkan’a benzetiyorlardır. Acaba, kendisi de bunun farkında mıydı? Bu sırada iki kedi hırlaşarak kavgaya tutuştu. Beni bırakıp hayvanların yanına döndü. Ben de kendi yoluma koyuldum. Birkaç adım atmıştım ki arkamdan seslendi.
“Güle güle abicim, ellerinden öperim!”
Dönüp yanına gittim.
“Seni yazmasına yazarım da adını bilmiyorum.”
“Benim adım Gezi!”
“Gezi?”
“Evet, abicim, Gezi!”
“Memnun oldum...” Adını söyleyemedim. Aklım karışmıştı. Ya benimle dalga geçiyordu ya da farklı bir durum söz konusuydu. Gencin ilginç bir hikâyesinin olduğu kesindi. Konuşup bilgi alabileceğim birileri var mı diye etrafıma bakındım. On metre kadar aşağıda bir evin önünde kırklı yaşlarda biri duruyordu. Gezi’nin hikâyesini -tabii varsa- ondan öğrenebilirdim. Konuşunca adamın da beni merak ettiğini anladım. Kendimi tanıttım. Hayvanları doyuran genci tanıyıp tanımadığını sordum.
“Tanımaz mıyım, Osman’ın en küçük oğlu, biraz saftır. Siz de anlamışsınızdır.” Yüzünde acımayla karışık bir ifade vardı.
“Kuşkulandım ama konduramadım. Düzgün bir gence benziyor. Kalbinin güzelliği yüzüne vurmuş.”
“Kimseye zararı dokunmaz. Mahallede herkes sever onu.”
“Sokak hayvanlarına karşı özel bir ilgisi var herhalde.”
 “Yufka yüreklidir, hayvan sevgisi yüzünden az kalsın ölüyordu.”
“Adı Gezi imiş, doğru mu?”
Adam güldü.
“Öyle denmesini istiyor.”
“Merak ettim, anlatır mısınız?”
Ayaküstü on dakikada Gezi’nin hikâyesini özetledi bana adam:
Gencin asıl adı Güray’mış. Güray, altı yaşlarındayken balkondan düşmüş. Mucize eseri hayatta kalmış. Güray’ın saflığının nedeni bu kazaymış. Okula gitmiş, okuma yazmayı öğrenmiş. Öğretmenlerinin itelemesiyle ortaokulu bitirebilmiş ancak. Ailesi liseye göndermemiş. Güray büyüyüp boy attıkça yaşadığı sorunlar da artmış. Nerede nasıl davranacağını bilmediğinden sık sık onu tanımayanların tepkileriyle karşılaşıyormuş. Birinde tekme tokat dövülerek belediye otobüsünden aşağı atılmış. Güray güzel çocuk, haliyle kızların ilgisini çekiyormuş. Bir gün otobüste kızlar ona bakarak kıkır kıkır gülüşüyorlarmış. Güray da gülerek karşılık vermiş onlara. Kızların erkek arkadaşları bunu yanlış anlamışlar. Kızlara laf attığını sanıp onu dövmüşler.
Güray en büyük travmayı Gezi Olayları sırasında yaşamış. Çocukluğundan beri polis olmak istiyormuş. Bazı günler yürüyerek Gençlik Parkı’na kadar gidip parkın girişindeki alanda hazır bekleyen çevik kuvvet polislerinin arasında dolaşırmış. Polislere sorular sorarmış. Genç polislerden biri Güray’a yakınlık göstermiş. Anlamış çocuktaki farklılığı. Zamanla abi kardeş gibi olmuşlar. Eğer, Gençlik Parkı’na gittiğinde polis abisini göremezse diğer polislere sorar, nerede olduğunu öğrenirmiş. İzinli değilse, başka bir yerde görevliyse polis abisini gidip orada bulurmuş. Kaç kez böyle Kızılay’a kadar yürümüş.
Gezi Olaylarının patlak verdiği günlerde de ziyaretlerini sürdürmüş. Polis abisi, gelme buralar çok tehlikeli dese de, Güray bildiğini okumaya devam etmiş. Bir gün değil beş gün değil günlerce süren olaylardan Güray da nasibini almış. Olaylarının ortasında kalıp da başına iş gelmeden kurtulmak mümkün mü?
Güray, her gün Kızılay’a gelip olayları izliyormuş. Aklı fikri polis abisindeymiş hep. Yine böyle bir günde, bir köşeye çekilmiş, polis abisini gözlüyormuş uzaktan. O sırada bir köpek yavrusu caddenin ortasında, Güray’ın değişiyle, ağlıyormuş. Zavallı yavrunun bir tomanın altında kalması an meselesiymiş. İnsanların kör kaldığı, kafalarının patladığı bir curcunada küçücük bir köpeği kim düşünürmüş! Güray düşünmüş ama. Hiç beklemeden yerinden fırlayıp köpeğe koşmuş. Köpeği yerden kaldırıp kucağına almış. Öylece olduğu yerde kala kalmış. Ne tarafa gideceğini bilememiş. Sisten dumandan göz gözü görmüyormuş. Kulakları sağır eden siren sesleri, anonslar, bağrışmalar zavallı çocuğun azıcık aklını da alıp götürmüş. Ortalık ana baba günü, kimse kimseye yardım edecek halde değilmiş. Eğer polis abisi koşup yetişmeseymiş az daha toma eziyormuş. Polis abisi onu kolundan tutup oradan uzaklaştırmak isterken, bu sırada nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen bir gaz fişeği polisin bacağına isabet etmiş. Ondan sonrasını kimse hatırlamıyormuş. Ama çok şükür ki polis abisi de Güray da sağ salim çıkmışlar o hengâmenin içinden.
O günden sonra Güray mahallelerinden dışarı adımını atmamış. Nerden akıl etmişse soranlara da adının Gezi olduğunu söylüyormuş. Güray’ın tek tesellisi polis abisinin arada bir onun ziyaretine gelmesiymiş. Polis abisi her geldiğinde koca torbalarla kedi, köpek maması getiriyormuş...
Adam hikâyeyi anlatıp bitirmişti. Hikâye etkileyici ve düşündürücüydü. Ama beni asıl etkileyen adamın konuşurken seçtiği kelimelerdi. Gezi Olayları hakkında olumsuz tek bir sözü, hatta iması dahi olmamıştı. İnsan yorum da mı yapmaz? Yapmamıştı... Benden çekindiğinden mi diye düşündüm. Hayır, öyle birine benzemiyordu. Gezi’yi onayladığından mıydı? Bunu da anlamak mümkün değildi. Kendisine de sormadım...
Merak uygarlık yolunda ilerleyen insanoğlunun en değerli duygusudur...
                                  18.12.2017 / Kdz. Ereğli
 
 
 

17 Aralık 2017 Pazar

ALAATTİN TOPÇU ve AZRA KOHEN
“Güzel/Tatlı Çağ” ve “Fi”

Azra Kohen’in “Fİ” adlı romanı tesadüfen elime geçti. Çok konuşulan ve çok satanlar arasında olduğunu biliyordum. Diğer çok satanlara baktığım gibi Azra Kohen’in kitaplarına da kuşkuyla bakıyordum. Yazmaktan fırsat bulduğum anlarda okuyordum. Okudukça olayların akışı ilgimi çekti. Ne kadar merak etsem de 128. sayfada okumaktan vazgeçtim.

Kitabın tanıtımındaki açıklamalardan, yazarın editörle çalıştığı anlaşılıyor. Büyük bir yayınevinden çıktığına göre profesyonel destek aldığını da düşünüyorum. Öyle değil ama! Özensiz yazılmış bir roman. Yazım yanlışları, bozuk ve anlaşılmaz cümlelerin sonu gelmiyor. Bu haliyle taslak roman görünümünde. Sanırım yayınevinin acelesi vardı. Nasılsa satılır diye düşünmüş olabilirler. Reklamın gücü deyip geçmek gerekiyor... Romanı okumaktan vazgeçince, üzerinde bir şeyler yazıp yazmamak da kararsız kaldım...

Aynı dönemde Alahattin Topçu’nun Güzel/Tatlı Çağ romanını okumuştum. Bir bakıma birbirine benziyor iki yazarın romanları. Azra Kohen’in “Fi” romanının tanıtımında şöyle bir paragraf var:
            “Fi, deneyimin içinde kaybolmak yerine korkmadan deneyime sahip olmanın yolculuğudur. İçinde bolca bulunan manipülasyon, seks, aldatma ve aldanma hikâyeleri belki herkesin dikkatini çekebilir ama gerçeklerden yola çıkılarak ulaşılmak istenen yerde sadece farkındalık vardır.”

Alaattin Topçu’nun romanında da seks, aldatma ve aldanma var. Üstelik temiz bir Türkçe ile yazılmış, edebi değeri olan bir roman Güzel/Tatlı Çağ. Şimdi diyeceksiniz ki “Kardeşini kayırdığından böyle yazıyorsun. Dediğin gibiyse neden çok satmıyor? Sahi neden? Birincisi reklam, ikincisi Alaattin Topçu’nun romanında siyaset var, sol var. Sosyalistlerin reklamını yapacak değiller ki! Birçok solcu yazarın romanı basılmıyor mu? Gündemi anlatan, gündeme ışık tutan romanlar çok az; var olanlar da tanınmış yazarların, ticari değer kazanmış romanları...

Eleştirimi somutlaştırmak için “Fi” den örnekler vereceğim:

“Trafik her zamanki kadar yoğundu. Arabada sessizlik hakimdi. Can, Ali’den her zamankini koymasını istediğinde Bilge ilk defa duyduğu bu müzikten hoşlanıp hoşlanmadığına karar vermeye çalışırken, Can ondan önce davranıp, ‘Şarkı nasıl? Beğendin mi Bilge Görgün?’ diye sorarak.” (S.58)

“İsminizi öğrenebilir miyim? dedi. Ali kısaca söyledi.”(S.62)

“Soru basit algılanan ama cevap vermek için üzerinde ciddi düşünülmesi gereken bir soruydu.” (S.62)

“...ülkenin hayatları boyunca orgazmdan uzak yaşamış bayanları için hiçbir sorun teşkil etmemişti.” (S.93)

“Düz uzun kaşları altında tam ne renk olduğu anlaşılmayan sarılı ela gözleri,..” (S.103)

“Gideceği televizyon kanalına ulaşması için üç aktarma daha değiştirmesi gerekiyordu.” (S.108)

“...Aylin’in ikiyüzlülüğü, iki aya rağmen hâlâ hayret vericiydi.” (S.108)

“Yönetim sadece öğrencilere özel olması için karar çıkarmasıyla bu sorun önceleri çözülmüş ama Deniz’in derslerini seçen öğrencilerdeki yoğun artış, salonda yine de yer kalmamasına sonuç vermişti.” (S.111)
“...mezuniyet gösterisinde hemen hemen her öğrenciye bir iş verilmişti.” (S.112)

“Şimdi, hiç olmamış olmanın verdiği hafifliği yaşayın, var olun!” (S.114)

“Bazıları devletimizin opera ve balesi hakkında uygunsuz şekilde konuşmaktaymış, bazıları şikayetçiymiş, alay etmekteymişler! Bu bazıları sanmasınlar ki isimleri bilinmez.” (S.127)

“... kimisi bıkkınla konuşmanın bitmesini bekliyor,...” (S.128)

Okumayı 128. sayfada bıraktım. Yukarıda verdiğim örneklerin yanı sıra 125. sayfada gözümü tırmalayan sözcüklerden de söz etmek istiyorum. Bu sayfada on tane “olmak” fiili, beş tane “kendi, kendisi” zamiri kullanılmış. Sayfanın tamamını okuyunca insanın beyni duruyor. Bir de şu dikkatimi çekti, yazar “kendi, kendisi” zamirlerini çok seviyor. Her sayfada birkaç tane bulunuyor. Üşenmedim saydım; 68. sayfada altı tane, yedi satırlık bir paragrafta dört tane, 108. sayfada sekiz tane “kendi ve kendisi” sözcükleri kullanılmış. (Alıntıları romanın 36. baskısından aldım.)

Azra Kohen’in üç ciltlik roman serisi kitap raflarında, Alaattin Topçu’nun Güzel/Tatlı Çağ romanları da üç ciltlik seri, şimdilik ikisi basılmış durumda. Her iki yazarın da romanları hacimli. Roman yazmanın zorluğunu biliyorum. Yanlış anlaşılmak istemem, Azra Kohen’in emeğine saygı duyuyorum. Ama azıcık daha özen göstermeliydi diyorum ve sorumluluğun büyüğünü editöre ve yayınevine yüklüyorum...
                                                 17.12.2017/Kdz. Ereğli